Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

ABD-İsrail-İran üçgenindeki müzakereleri nasıl bir sonuç bekliyor?

Oral Toğa28 Nisan 20257 dk okuma

Tahran, ABD'yle yaşanabilecek bir krizden çıkış ararken İsrail güvenliğini garanti altına almak için önleyici seçenekleri zorluyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yla yan yana yaptığı, İran'la görüşmelere başlayacağı açıklaması dünya çapında ilgi çekti. Pek çok analist, Trump'ın “bir iş insanı olarak” askerî harekât yerine müzakereyi tercih ettiğine dikkat çekerek bunu pragmatik bir adım olarak gördü. Açıklamanın Netanyahu'yla görüşmenin hemen ardından gelmesi ayrıca önem taşıyordu.

Bu sırada 7 Ekim sonrasında değişen dinamiklerin farkında olan İran, İsrail saldırısını bekleyerek politikalarını yeniden ayarladı. Merhum Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile yeni Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın söylemleri arasındaki keskin fark bu değişimi açıkça yansıtıyor. Son milletvekili seçimlerinde daha önce Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından veto edilmesine rağmen Pezeşkiyan'ın yükselişi ve 2015 nükleer anlaşmasının kilit isimlerinden Muhammed Cevad Zarif'in siyasete kısa süreli dönüşü, Tahran'ın artan tehditler karşısında stratejik konumunu yeniden belirlediğinin altını çiziyor.

Hamas lideri İsmail Heniyye Tahran'ın ortasında öldürüldüğünde bile İran tepki vermekten kaçındı. Pezeşkiyan, BM'deki açıklamalarında savaş veya çatışma istemediklerini özellikle vurguladı. Nitekim İran, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın ölümüne kadar önemli bir hamle yapmadı. Hizbullah'ın A takımının tamamen ortadan kaldırılması ve Nasrallah'ın ölümüyle harekete geçmek zorunda kaldı ama son derece kontrollü bir karşılık verdi. İran bu saldırılarla İsrail'e, füzelerinin İsrail'e ulaşabildiği ve gerilim tırmanırsa “can yakabileceği” mesajını verse de İsrail açısından bunun yetersiz bir yanıt olarak görüldüğü anlaşılıyor. Süreç boyunca ne yaşanırsa yaşansın İsrail, İran'ın gerilimi düşürmek için attığı her adıma yeni bir saldırıyla karşılık verdi; İran'ın esnek politikalarının sonuç vermesine izin vermedi.

İsrail üstünlüğü ele geçiriyor

7 Ekim saldırıları öncesinde İranlılar, İsrail'i kuşattıklarından çok emindi. İsrail en küçük bir hamle yaptığında “Direniş Ekseni” diye kavramsallaştırdıkları yapının hep birlikte yanıt vereceğine inanılıyordu. Gerçekten de İsrail; güneyden Hamas, kuzeyden Lübnan Hizbullahı ve Suriye'deki Esed rejimi, Yemen'den Husiler ve Irak'taki diğer milis gruplarla kuşatılmış görünüyordu.

İsrail hükûmeti, 7 Ekim saldırılarını bir kaldıraç olarak kullanarak önce soykırım pahasına Hamas'ın vuruş kapasitesini imha etti; İsrail'in kendi içindeki bütün kırılganlıkları görmezden geldi. Ardından İran'ı iç sorunlarıyla boğuşur hâlde bırakacak hamleler yapıldı ve İran yönetimini, Mossad'ın ülke içindeki ağlarının gücünden kuşku duymaya sevk eden olaylar yaşandı. Böylece İran'ın cesur adımlar atması engellendi.

2024 boyunca İran'da çok sayıda orta ve alt kademedeki Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mensubu şüpheli biçimde öldü, Kirman'da terör saldırısı gerçekleşti, çeşitli tesislerde sabotajlar ve patlamalar yaşandı, ülkenin cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı şüpheli koşullarda hayatını kaybetti ve bir geceliğine gelen üst düzey bir misafir, Tahran'da özel koruma altındayken suikasta uğradı. Mahsa Emini protestolarından sonra insanların artık fiilen başörtüsü takmamasına ilişkin Meclis'teki itirazlar ve bununla bağlantılı yasa tasarısı, Yüksek Millî Güvenlik Konseyi tarafından engellendi.

7 Ekim sonrasında Hizbullah'ın kuzeyden katılarak İsrail'e saldıracağı kaygısı vardı. Yoğun füze saldırıları nedeniyle köyler boşaltılmıştı. İsrail, boşaltılan bu köyler ve süren füze saldırıları üzerinden Lübnan'a operasyonlar düzenledi; Hizbullah'ın vuruş kapasitesini iki ay içinde büyük ölçüde yok etti. Bütün bunlar boyunca Suriye'de Esed rejimi ile İran arasında bir süredir gerilim vardı ve Şam, muhalefeti bile şaşırtan bir hızla düştü. Böylece İran, Suriye'yle birlikte Lübnan Hizbullahı'na uzanan lojistik hatlarını da kaybetti.

Irak'ta merkezî yönetimin yeniden inşası için önemli adımlar atılıyor. Özellikle Hizbullah'ın başına gelenlerin ardından İran'ın kayıtsızlığı nedeniyle Irak'taki İran'a yakın gruplar, İran için ateşe atılmaya isteksiz görünüyor. Irak'ın iç dinamikleri ve İsrail'in tehditleri de bu grupların izlediği siyaseti sınırlıyor. Özetle geriye yalnızca Yemen'deki Husi gruplar kaldı. Husilerin İsrail'e uzaklığı Tahran'ın İsrail'e uzaklığına yakın olduğundan, orada yürütülen operasyonlar İran'a karşı yapılabilecek operasyonlar hakkında önemli bilgiler veriyor. Nitekim son haftalarda ABD'nin bölgeye askerî konuşlanmasının ardından Husi hedefleri büyük ölçüde imha edildi ve Husiler büyük ölçüde tehdit olmaktan çıktı.

Tarafların beklentileri

Kısacası İran masaya zorlandı ve bunu hem İsrail hem de ABD tarafı biliyor. Sürecin başında anlaşma arayan taraf İran değildi; aksine ülkede anlaşma isteyenler siyasi alanın dışına itilmişti. Bir şey söylemelerine izin verilmiyordu. Bugün gelinen noktada İranlılar, casusluk faaliyetlerine girişmemesi şartıyla ABD'nin İran'da yatırım yapabileceğini söylüyor. Ancak bundan sonra İran'ın vereceği her tavizin şartlara bağlı olacağı gerçeği değişmiyor.

İsrailliler ise herhangi bir anlaşmayı “İsrail'in güvenliğini konjonktüre bağlamak” olarak yorumluyor. Başka bir deyişle İran'ın hem füze hem de nükleer teknolojide önemli ilerlemeler kaydetmesinden sonra, 15 yıl sonra yeni bir Mahmud Ahmedinejad'ın iktidara gelip gelmeyeceğini şansa bırakmak istemiyorlar. Dolayısıyla İsrail açısından masadaki tek seçenek İran'a müdahale. İranlılar ise Trump'la anlaşarak onun İsrail'i dizginleyebileceği ihtimalini düşünüyor. Ancak Oslo sürecinin ve aktörlerinin başına gelenlere, KOEP'in akıbetine ve yakın tarihteki pek çok başka meselenin sonuçlarına bakıldığında bu pek olası görünmüyor.

İsrail “Begin Doktrini”nden vazgeçemez

İsrail için çevresindeki ülkelerin, özellikle hasım ülkelerin nükleer teknolojiye sahip olmasını önlemek hayati önem taşıyor. İsrail sağının simge isimlerinden ve Likud Partisi'nin kurucusu Menahem Begin'in literatüre “Begin Doktrini” olarak giren yaklaşımı, İsrail'in düşman gördüğü bir devletin nükleer silah edinme ihtimalini gerçekleşmeden ortadan kaldırmayı amaçlayan bir güvenlik anlayışına dayanıyor. 1981'de Irak'taki Osirak nükleer reaktörüne düzenlenen hava saldırısı bu anlayışın ilk açık uygulamasıydı. Begin, operasyon sonrasında yaptığı açıklamada İsrail'in güvenliği söz konusu olduğunda tereddüt etmeden harekete geçilmesi gerektiğini savundu. Benzer biçimde 2007'de Suriye'nin El-Kibar nükleer reaktörüne saldırı da bu anlayışın ürünü.

Bu doktrinin temelinde üç ana varsayım bulunuyor. İlki, İsrail'in coğrafi küçüklüğü ve kırılganlığı. İsrail hem yüzölçümü bakımından sınırlı hem de nüfus yoğunluğu açısından kırılgan bir devlet; bu da ülkeyi olası nükleer saldırıya son derece duyarlı kılıyor. İkincisi, İsrail'in güvenlik yaklaşımında “ikinci vuruş” seçeneği yer almıyor; yani tehdit gerçekleştikten sonra misilleme yapma gibi stratejik bir lüksü yok. Dolayısıyla önleyici vuruş yaklaşımı İsrail için tercih değil, zorunluluk olarak görülüyor. Son olarak doktrin, bölgesel ölçekte nükleer yayılmayı önlemeyi amaçlıyor.

Orta Doğu'da herhangi bir düşman ülkenin nükleer silaha sahip olması, İsrail'in stratejik caydırıcılığını zayıflatır ve bölgesel güç dengelerini İsrail aleyhine dramatik biçimde bozar. Begin Doktrini bu tür gelişmeleri henüz başlangıç aşamasındayken durdurmayı amaçlayan proaktif bir güvenlik paradigması olarak şekillendi. Bu nedenle İran nükleer faaliyetlerini bütünüyle bitirip Libya modelini kabul etmediği sürece İsrail, İran'ın çalışmalarını varoluşsal tehdit olarak görmeyi sürdürecektir.

Ufukta ne var?

İran yaklaşan tehdidin farkında. 1991'de Bağdat'ın başına gelenlerin kendisine olmasını istemiyor. Saddam Hüseyin'in Irak'ı bir hafta içinde bütün altyapısını kaybetti ve 2003'e kadar tecrit altında ağır bir kriz içinde varlığını sürdürdü. İranlılar, İran-Irak Savaşı deneyiminden altyapı kaybının ne anlama geldiğini ve yerine koymanın ne kadar sürdüğünü iyi biliyor; dolayısıyla tehdidin anlamını kavrıyorlar. Bugün İran zaten su sorunlarından enerji krizlerine kadar pek çok meseleyle karşı karşıya. Böyle bir durum İran'da temelleri sarsacaktır. Bu nedenle İranlılar onurlu bir çıkış ve anlaşma zemini arıyor. Ancak 45 yıllık söylem, yaklaşım ve ideolojinin çizdiği sınırlar bu esnekliği ciddi biçimde kısıtlıyor.

Şimdilik İran nükleer bombadan vazgeçebilir ve tesislerini olabildiğince şeffaf biçimde denetime açabilir. Ancak verdiği her söz “konjonktürel” diye okunacağından güven tesis etmesi pek mümkün görünmüyor. Benzer biçimde rejimin nükleer teknolojiden tamamen vazgeçmesi de mümkün değil. Çünkü o noktada öldürülen herkes boşuna ölmüş, çekilen bütün sıkıntılar boşa gitmiş ve direnilen bütün yaptırımlar anlamsız kalmış olacaktır. Başka bir deyişle bu, yenilgi anlamına gelir. İranlıların karşı taraftan “adil bir anlaşma” beklemesinin nedeni tam olarak budur.

İranlılar 1980'lerden bu yana “vekillerin” kendileriyle ilgisi bulunmayan bağımsız direniş güçleri olduğunu savunuyor. Hizbullah'ın faaliyetleri için de benzer bir söylem geliştirildi. Ancak madalyonun diğer yüzünde İranlı DMO subayı Kasım Süleymani, “başkentleri yönettiklerini” söylüyordu. İran tarafı nükleer teknoloji konusunda, Devrim Rehberi Ali Hamaney'in fetvası gereği nükleer silahı “haram” saydıklarını belirtiyor. Balistik füzeleri saldırı değil, savunma amacıyla ürettiklerini söylüyorlar. Buna rağmen bunların her biri İsrail için varoluşsal tehdit. Burada “varoluşsal” kelimesi kilit rol oynuyor.

İsrail açısından bu tehditlerle ayrı ayrı uğraşmak yerine İran'da rejim değişikliğine varacak bir süreç başlatmak, bütün bu sorunları kökünden çözmek anlamına gelecektir. Çünkü bütün kritik altyapısını kaybeden, elektrik, su ve enerji sağlayamayan İranlıların vekil güçlerini örgütleyecek, nükleer tesislerini yeniden kuracak veya füze kapasitelerini geliştirecek ne vakti ne de imkânı kalacaktır. Dolayısıyla İran, Trump'la anlaşsın veya anlaşmasın, İsrail açısından meselenin tek bir çözümü var. Ancak o noktada Pandora'nın kutusu açılmış olacaktır.


Bu yazı ilk olarak 24 Nisan 2025 tarihinde Daily Sabah gazetesinde yayımlandı.

Bağlantı:https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/what-outcome-awaits-negotiations-in-the-us-israel-iran-triangle