Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

Netanyahu'nun nükleer kumarı: İran'la gerilimi tırmandırmanın riskleri

Oral Toğa3 Nisan 20257 dk okuma

Netanyahu, İsrail kamuoyunu ve ABD yönetimini İran'a savaş açmaya ikna ederken böyle bir tırmanmanın sonunda “çanların kimin için çalacağı” bilinemez.

Binyamin Netanyahu, 1992'de 42 yaşında bir Knesset üyesiyken İran'ın nükleer tehdidini gündeme getirerek “İran, üç ila beş yıl içinde nükleer silah üretmeye yakın ve bu tehdidin ABD öncülüğündeki uluslararası bir cephe tarafından kökünden sökülmesi gerekiyor” demişti. 1995'te kitabında İran'ın nükleer tehdidini ele aldı ve bunun İsrail için hayati bir mesele olduğunu vurguladı. Bir yıl sonra ilk kez iktidara geldi.

İsrail başbakanının siyasi kariyerine güvenlik odaklı söylem damgasını vurdu. Güvenlik kaygıları yüksek olan İsrail gibi bir ülkede bu alışılmadık bir durum değil. Ancak Netanyahu'yu farklı kılan, İran, Hamas ve Filistin gibi meselelere sürekli odaklanması ve “İsrail'i yalnızca ben koruyabilirim” mesajını kişiselleştirmesi. Öyle ki Nir Ben Artzi ve Moşe Ben Tov gibi hahamlar, “Mesih gelene kadar Netanyahu başbakan kalmalı” diye vaaz veriyor. Netanyahu'nun geçen yıl Knesset'te Lubaviç hareketi lideri Rebbe Schneerson'un kitabıyla poz vermesi ve Schneerson'un 30 yıl önce Netanyahu'nun “İsrail başbakanı olup görevi Mesih'e devredeceğini” haber verdiği iddiaları, İsrail'deki savaş ortamına kıyametçi anlamlar ekledi. Netanyahu'nun kardeşinin İsrail'in millî kahramanı, babasının ise Revizyonist Siyonizm'in önemli isimlerinden olması gibi etkenler, durumu daha da mistik kılıyor. Revizyonist Siyonizm özünde Yahudi haklarının ancak güçle korunabileceğini, Araplarla uzlaşmanın imkânsız olduğunu ve Yahudi devletinin tarihî Eretz Yisrael topraklarının tamamını kapsadığını savunur. Bütün bu argümanlar Netanyahu'nun politikalarıyla oldukça iyi örtüşüyor.

Netanyahu'nun 40 yıllık siyasi kariyeri boyunca İran'ın nükleer tehdide dönüşmesi için “son birkaç yıl” kaldığını vurgulaması, özellikle siyasi rakiplerinden bu konuyu istismar ettiği ve iktidarını sağlamlaştırmak için kullandığı eleştirilerini getirdi. Ancak bugün Netanyahu bu amacına ulaşmaya her zamankinden yakın görünüyor. Son 30 yılda İran'ın nükleer kapasitesine yönelik şahin adımlarının karşısında üç engel vardı: Bürokrasiyi ve iç kamuoyunu ikna etmek, ABD'yi ikna etmek ve uluslararası toplumu ikna etmek.

Netanyahu'nun 2010-2011'de Savunma Bakanı Ehud Barak'la birlikte orduya İran'ı vurmaya hazırlanma emri verdiği biliniyor. İsrail Hava Kuvvetleri'ni uzun menzilli bir hava saldırısı için alarma geçirme kararı, güvenlik bürokrasisi içindeki küçük bir danışman grubuyla alınmıştı. Ancak Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi ve Mossad Başkanı Meir Dagan gibi isimler, gerekli askerî hazırlıklar tamamlanmadan böyle bir operasyonu “hukuka aykırı savaş kararı” diye nitelendirerek itiraz etti. Netanyahu geri adım atmak zorunda kaldı. ABD'nin de Netanyahu'yu defalarca dizginlediği biliniyor.

Bir savaş yanlısının planları

Bugün İsrail'de hem iktidar hem muhalefet, İran'ın nükleer silaha sahip olmasının kabul edilemez olduğu konusunda geniş bir uzlaşı içinde. “Gerekirse tek başımıza vururuz” söylemi toplumda karşılık buluyor ve ekim ayındaki gelişmeler bu kararlılığı pekiştirdi. Netanyahu'nun BM'deki “Bizi vurursanız sizi vururuz” tehdidi söylemin ötesine geçerek uygulandı. Bu, İsraillilere “Kendimizi savunabiliriz, gerekirse önleyici harekete geçebiliriz” güvenini verdi. Kamuoyu yoklamalarının ve medyanın önemli bir bölümü, diplomasi başarısız olur ve İran nükleer eşiğe gelirse İsrail'in tek taraflı harekete geçmesini destekliyor. Özellikle İran'ın doğrudan saldırısından sonra “Artık korkacak bir şey yok, onlar yaptıysa biz de yapabiliriz” psikolojisi ortaya çıktı. Bütün bunlar, Netanyahu'nun meseleyi topluma benimsetmekte son derece başarılı olduğunu gösteriyor.

Netanyahu'nun karşısındaki bir başka engel bürokratik meselelerdi. Yukarıda belirtildiği gibi atmak istediği adımlar iç siyasete ve bürokrasiye takılıyordu. 7 Ekim saldırıları öncesinde köşeye sıkışan Netanyahu, saldırıları önemli bir kaldıraç olarak kullandı ve siyasi mirasını Gazze, Hamas, Hizbullah, mümkünse Batı Şeria ve İran “sorunlarını” çözen kişi olarak bırakmak için radikal adımlar atmaya başladı. Bu süreçte iç siyaseti gözetmeden önüne çıkan herkesi âdeta ezdi. Yeni atadığı Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, 2025'i “savaş yılı” ilan ederek özellikle Gazze ve İran'a odaklanacaklarını belirtti. Zamir'in Washington Enstitüsü için 2022'de hazırladığı “Countering Iran's Regional Strategy: A Long-Term, Comprehensive Approach” başlıklı rapor oldukça dikkat çekici. Bu raporda önerdiği her adım 7 Ekim sonrasında atıldı.

Son olarak İsrail, güneyde Hamas'ı ve kuzeyde Hizbullah'ı önemli ölçüde etkisizleştirdi. Hem İsrail hem de ABD hava kuvvetleri Yemen'e saldırılarıyla uzun mesafeli harekât “tatbikatları” yapıyor. Tel Aviv ile Sana arası 2.000 kilometre, yani 1.240 milin biraz üzerindeyken Tel Aviv ile Tahran arası 1.500 kilometre.

Vurulmadan vurmak

Başkan Donald Trump'ın ilk döneminde ABD, Netanyahu'nun istediği çizgiye geldi; nükleer anlaşmadan çekilme, Kudüs'ü başkent ilan etme, Kasım Süleymani ve Muhsin Fahrizade'nin öldürülmesi gibi radikal adımlar atıldı. Temel soru şu: Dünden bugüne ne değişti de Trump 2018-2020 çizgisinden farklı bir adım atsın? Başka bir deyişle Netanyahu'nun 1992'den beri savunduğu “Bu iş ABD olmadan olmaz” tezi gerçekleşiyor görünüyor. ABD yönetimi artık İran'ı açıkça askerî müdahaleyle tehdit ediyor. İsrail'deki iç itirazlar ve muhalefet, Netanyahu hükûmetinin umurunda görünmüyor. Dolayısıyla Netanyahu'nun önünde üçüncü ve son engel kalıyor: Uluslararası toplumu ikna etmek.

Netanyahu'nun BM konuşmaları da uluslararası toplumu, İran'ın nükleer müzakerelere uymayacağına ve diplomasinin “bir yol olmadığına” ikna etmeyi amaçlıyordu. Netanyahu'nun 2018'de İran'dan kaçırıldığını açıkladığı nükleer belgeleri ifşa etmesi bu çerçevedeydi. İran'ın anlaşmaya rağmen niyetinden vazgeçmeyen bir “yalancı” olduğu vurgusu diplomatik açıdan önemli.

İsrail açısından bu noktada Rusya'nın İran'a destek vermeyeceğinden emin olmak gerekiyor. Ukrayna'daki son gelişmeler muhtemelen Rusya'yı İran'dan uzak tutacak. ABD yönetimi de Rusya'ya bu konuda telkinlerde bulunuyor olabilir. İran iç kamuoyu bu konuda Ruslara güvenmiyor. Özellikle Karabağ ve Suriye'deki olaylar İranlılarda büyük hayal kırıklığı yarattı.

Diğer aktörlere gelince, Avrupa ülkeleri içinde bulundukları güvenlik krizi nedeniyle bu aşamada etkin biçimde devreye girebilecek görünmüyor. Çin bir süredir İsrail'e karşı İran'a örtülü diplomatik ve teknolojik destek sağlasa da böyle bir müdahalede doğrudan askerî olarak sahaya girmesini beklemek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla İran, bölgedeki vekil güçlerini kaybetmiş, sahadaki etkinliğini büyük ölçüde yitirmiş ve halk desteğinden yoksun bir görüntü veriyor.

İranlılar yaklaşan tehdidin farkında. Bir yandan son derece esnek bir diplomasi yürütüyorlar. Diğer yandan kendilerine yönelik tehditlerden şikâyet ederek “Tehditle müzakere olmaz” diyorlar. Savaş istemediklerini her fırsatta dile getirirken neredeyse her hafta askerî tatbikat yapıyorlar. Bu tatbikatlarda özellikle hava savunmasına ve deniz kuvvetlerine odaklanıyorlar. Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanları tehditlere boyun eğmeyeceklerini ve her saldırıya net karşılık vereceklerini söylüyor.

Zamir'e göre İran'ın ağırlık merkezi DMO. Ağırlık merkezi hedef alınırsa rejimin kendiliğinden çözüleceğini düşünüyor. Gerçekten de DMO ülkenin hemen her köşesine hâkim ve açıkça söylenmese de ülkedeki sivil siyasetle ve kurumlarla çatışma içinde. DMO'daki baskın figür ise Mücteba Hamaney.

Planlanmayanı tetiklemek

İsrail'in ilk adımı, Lübnan'dakine benzer örtülü faaliyetler olacaktır. Bu noktada çok yakında, özellikle DMO'nun önde gelen isimlerini hedef alan suikastlar ve sabotajlar görülmesi oldukça olası. Nitekim açık kaynaklara yansıyan bilgiler de bu yönde. Keza İran'ın Urmiye gibi birçok bölgesindeki etnik fay hatları çok şiddetli biçimde kırılabilir. İran'ın kendi içindeki pan-Türkist hareketlerden kaygı duyduğu bilinen bir gerçek. Öyle ki merhum Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin ölümünden bir hafta önce milletvekili seçimlerinde veto edilen Mesud Pezeşkiyan'a yönelik seçim mühendisliği ve Çaldıran anmaları gibi etkinliklerle “İran Türklüğü-Anadolu Türklüğü” ayrımının sık sık vurgulanması bu kaygının sonuçları.

Ne olursa olsun, siyasi mekanizmanın felç olmasıyla oluşan kaosu halk hareketleri izlerse veya tersi gerçekleşirse İran'daki rejim ciddi tehlikeye girebilir. Çünkü hem 2009 protestolarında hem de Mahsa Emini protestolarında Hamaney'in ve emrindekilerin etkisi biliniyor. Bu etki ortadan kalkarsa İran'daki zemin tamamen değişebilir.

Sonuç olarak bütün uzmanlar, Netanyahu hükûmetinin nükleer tesisleri vurarak İran'ın nükleer kapasitesini sona erdiremeyeceği konusunda hemfikir. Ancak temel strateji, rejimi doğrudan hedef alıp İran'ı bütünüyle felç ederek balistik füzelerden nükleer faaliyetlere, vekil güçlerden İHA çalışmalarına kadar bütün faaliyetlerini işlemez hâle getirmek.

Ancak bu durum Pandora'nın kutusunu açabilir. İşler planlandığı gibi gitmez ve İran elindeki bütün imkânları seferber ederek topyekûn savaşa girerse İsrail'e ölümcül darbeler vuramayabilir. Fakat zaten İsrail'i güvensiz bulan on binlerce İsraillinin ülkesini terk etmesine, şirketlerin yatırımlarını İsrail'den çekmesine ve orta-uzun vadede bir güvensizlik ikliminin yerleşmesine yol açacaktır. Dolayısıyla Netanyahu büyük bir kumar oynuyor ve İsrail'i daha güvensiz kılabilecek bir yolun önünü açıyor. En büyük risk, hesaplanmamış risk olduğu için bu adımlar bölgenin geleceğini baştan sona tehdit ediyor. Ünlü şair John Donne'ın dediği gibi: “Öyleyse çanın kimin için çaldığını asla sordurma; senin için çalıyor.”


Bu yazı ilk olarak 27 Mart 2025 tarihinde Daily Sabah gazetesinde yayımlandı.

Bağlantı: https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/netanyahus-nuclear-gamble-the-risks-of-escalation-with-iran