
İran'ın Suriye'de ağır kayıplar yaşaması, “Direniş Ekseni”nin ve bölgesel nüfuzunun zayıflaması İran kamuoyunda iyi karşılanmıyor.
Suriye'deki hızlı rejim değişikliği İran'da büyük şok yarattı. Hem İran medyası hem de yetkililer, açıkça veya dolaylı biçimde süreçten Türkiye'yi sorumlu tuttu ve sürekli Türkiye'nin hareketteki rolünü öne çıkardı. Çatışmaların ilk evresinde İranlı yetkililer ve medya, durumu genel olarak “tekfirci teröristlerin hareketi” diye nitelendirdi ve kamuoyuna böyle sundu. Bu bakışa göre söz konusu “terör grupları”, İsrail ve ABD desteğiyle İran'a ve “direnişe” karşı mücadelenin bir başka cephesini yürütüyordu. Dolayısıyla Türkiye, bu grupları destekleme “tuzağına” düşerek “hata” yapıyordu.
Önde gelen muhafazakâr isimlerden, İslami Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf şöyle dedi: “Yeni terörist-tekfirci grupların hareketleri, Amerika'nın ve gayrimeşru Siyonist rejimin planının parçasıdır. Suriye'nin komşuları uyanık olmalı ve onların planlarına kapılmamalıdır. İran İslam Cumhuriyeti ve Direniş Ekseni, Siyonist rejimi yenilgiye uğrattıktan sonra, geçmişte olduğu gibi yeni bir komploya karşı Suriye devletini ve halkını desteklemeyi sürdürecektir.” Kısacası İranlı yetkililer Şam düşmeden önce, Türkiye'yi suçlayarak doğrudan karşılarına almadan etkin diplomasi yürütmeye ve olası destek imkânlarını araştırmaya çalıştı.
Şam'ın düşmesi ve Suriye'de yeni yönetimin kurulmasının ardından bu durum değişti. İran medyası neredeyse her gün Türkiye karşıtı manşetler ve görüş yazıları yayımlamaya başladı. Türk dizilerinden Türkiye'nin ekonomik faaliyetlerine kadar her şey İran medyasının merceğine alındı ve bir şekilde Suriye'yle ilişkilendirildi. Türkiye'nin bir sonraki hamlesinin Kafkasya'ya yöneleceği düşüncesi ortaya çıktı; yazılarda Türkiye'nin gelecek adımlarına dikkat edilmesi ve Zengezur Koridoru konusunda sağlam duruşun korunması gerektiği vurgulandı.
Yenilginin sorumluluğu
İran'a göre Suriye'nin eski rejim lideri Beşşar Esed'in İranlılarla arasına koyduğu mesafe de Şam'da ortaya çıkan duruma katkıda bulundu. Esed, özellikle mayıstan itibaren belirgin biçimde İran'dan uzaklaşmaya ve bağımsız davranmaya çalışmıştı. İbrahim Reisi'nin ölümünden üç gün önce Suriye, Bahreyn'deki 33. Arap Birliği Zirvesi'nde Birleşik Arap Emirlikleri'nin Basra Körfezi'ndeki üç ada —Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa— üzerindeki egemenlik iddialarını destekleyen bildiriyi imzaladı. Bu adım, Suriye'nin uzun süredir müttefiki olan İran'da tepkiyle karşılandı ve İran medyasında “sırtından bıçaklama” olarak nitelendirildi. Benzer biçimde Esed, diğer “direniş grubu” liderlerinin aksine İbrahim Reisi'nin ölümünün hemen ardından taziye için Tahran'a gitmedi; ancak olaydan yaklaşık on gün sonra ziyaret etti. Bu da İran'ın eleştirilerine konu oldu.
Hamas lideri İsmail Heniyye ve Hizbullah'ın askerî komutanı Fuad Şükür suikastlarının ardından açıklama yapan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, direniş liderlerini sıralarken dikkat çekici biçimde Esed'in adını anmadı; onu fiilen yok saydı. Ayrıca açık kaynaklardaki haberlere göre Esed'in danışmanı Luna eş-Şibl'in İran'a karşı casusluk yaptığının ortaya çıkarıldığı ve toplantı tutanaklarının Fransa üzerinden İsrail'e sızdırıldığı iddia edildi. Eş-Şibl'in Temmuz 2024'te şüpheli bir trafik kazasında öldüğü bildirildi. Kardeşi Mülhem eş-Şibl ise bir hafta önce Şam'da gözaltına alınmıştı.
Kısacası İran ile Şam yönetimi arasındaki gerilim kamuoyunca bilinir hâle gelmişti. Nitekim Esed rejimi sona erdikten sonra İran medyasında, İran Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney'in Esed'i altı ay önce uyardığı, uyarıların dikkate alınmadığı ve dinlenseydi bu sonuçların önlenebileceği sık sık yazıldı. İranlılar, Esed'i halkına karşı sert tutumu ve esneklik göstermemesi nedeniyle de eleştirdi. Sahadan gelen bilgiler, Esed rejimi askerlerinin İranlı milislerden hoşlanmadığını doğruluyor.
Rejim değişikliği
Suriye'nin İran için önemi son 13 yıldır kapsamlı biçimde ele alındı. Hafız Esed döneminden beri var olan yakın ilişkiler Arap Baharı'yla daha da ileri bir düzeye ulaşmıştı. Devrim Muhafızları Ordusu'nun Kudüs Gücü'nün yanı sıra Fatımiyyun, Zeynebiyyun ve Hizbullah gibi İran'a bağlı milis gruplar, Esed rejimini desteklemek üzere sahada etkin biçimde faaliyet göstermişti. Bunun sonucunda Esed, iktidarını kaybetmek üzereyken yeniden kurmayı başardı. Böylece İran, hem Hizbullah milisleri hem de Suriye'deki varlığı sayesinde İsrail'le kara sınırı oluşturmuştu. Bu, caydırıcılık açısından İran'ın elini güçlendiren etkenlerden biriydi.
Üstelik İran-Irak-Suriye-Lübnan hattındaki lojistik ağı İran için hayatiydi. Bu ağlar üzerinden Hizbullah'a doğrudan ulaşabiliyordu. Son saldırılarda ağır darbe alan Hizbullah'ın, bu hatlardan gelecek lojistik desteğe her zamankinden fazla ihtiyacı vardı. Güzergâh üzerinde PKK'nın Suriye kolu YPG'nin denetimindeki bölgeler, PKK/YPG ile İran arasında yakın ilişkilerin gelişmesine de yol açtı. PKK/YPG bu güzergâhlar üzerinden İran'a bazı imkânlar sunarken İran da PKK militanlarının Türkiye'den İran'a ve özellikle Süleymaniye olmak üzere Irak topraklarına sınır geçişlerini kolaylaştırdı.
Lübnan ve Suriye'deki varlığıyla İran, Doğu Akdeniz'de bir aktördü; ancak bu durum artık değişti. Ayrıca Akdeniz'e erişim, İran'ın Arap dünyasındaki müttefiklerini destekleme ve bölgesel lider rolünü pekiştirme çabalarına hizmet ediyordu. Akdeniz'e ulaşmak, “Şii Hilali” stratejisinin tamamlanmasının da parçasıydı.
7 Ekim saldırılarından sonra İran'ın ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan grupların Gazze'ye İsrail karşısında vaat ettikleri desteği verememesi, Hizbullah'ın Nasrallah'ın ölümü dâhil çeşitli stratejik darbeler almasına rağmen doğrudan çatışmadan kaçınmak istemesi ve nihayet Suriye'nin hızla muhalefetin kontrolüne geçmesi, İran'ın “Direniş Ekseni” diye kavramsallaştırmaya çalıştığı yapıyı ülke içinde tartışmaya açtı. Yıllardır Suriye'ye verilen ekonomik yardım eleştirilerin özellikle yoğunlaştığı konu oldu.
Tartışmalar gazetelerden sosyal medyaya, televizyondan Meclis'e kadar her platforma yayıldı. Daha önce muhalefetle sınırlı eleştiriler toplumun bütün kesimlerinden yükselmeye başladı. Bu eleştirilerin temel nedenlerinden biri, ülkenin bu kadar yoksulluk ve güçlük içindeyken, buna karşılık böylesine önemli coğrafi konuma ve devasa enerji kaynaklarına sahipken evlere elektrik bile sağlayamaması. Ancak son gelişmelerden sonra bu konuda rejimi destekleyen muhafazakâr kesimden de eleştiriler gelmeye başladı. Bu durum, İran yönetimine yönelik güven krizinin ne kadar derinleştiğini gösteriyor.
Yönetimin yanıtı sert oldu. Hamaney her fırsatta direnişin sona ermeyeceğini, bir ruh ve düşünce olduğunu söyleyerek halk arasında korku ve umutsuzluk yayan eleştirileri hedef aldı; yetkililere eleştirenler hakkında hukuki süreç başlatma çağrısı yaptı. Özetle bütün bu olaylarla İran'ın “bölgesel liderlik” ve “direniş” anlatısı zarar gördü. Rejimin meşruiyet kaynaklarından biri olan bu anlatı zayıfladı.
Sonuç olarak Suriye'deki rejim değişikliğiyle İran dört büyük stratejik kayba uğradı: Akdeniz'e erişimini kaybetti, lojistik güzergâhlarını kaybetti, PKK'yla ilişkilerinin denklemi değişti ve “Direniş Ekseni” diye kavramsallaştırdığı yapı ağır hasar aldı; böylece psikolojik üstünlüğünü büyük ölçüde yitirdi.
Direnişle bağlar
İran, Nasrallah suikastının ilk günlerinde “Hizbullah Yaşıyor” sloganını öne çıkararak “Hizbullah darbe alsa da yok edilemez” vurgusu yapmaya çalıştı. Suriye meselesinden sonra Hamaney, İran'ın vekil güç olmadığını ve direnişin bir fikir olduğunu söyledi. Aslında Hamaney vekil güç ile direniş kavramlarını sürekli ayırıyor; böylece direnişi bir ideoloji ve düşünce olarak sunarak İran'la organik bağlarından uzaklaştırıyor. Bu sayede yaşanan yenilgiler İran'ın ve vekillerinin yenilgisine dönüşmüyor. İranlılara göre direniş zaten bir fikir olduğundan ölmez. Ancak ciddi bir moral bozukluğu bulunduğu da gerçek.
Hamaney iki ayrı konuşmada Suriyeli gençlere de işaret ederek bugünkü durumu onların değiştireceğini söyledi. Bu sözler, İran'ın Suriye sahasından ve hedeflerinden vazgeçmediğinin en açık işareti. Nitekim muhalefetin zaferi kesinleştikten sonra İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, “meşru muhaliflerle” görüşeceklerini söyledi. Bunlar ve diğer İranlı yetkililerin açıklamaları bir araya getirildiğinde İran'ın yeni Suriye'yle diyalog kanallarını açık tutmak istediği görülüyor. Gelecekte yeni yönetimle çalışmanın yollarını araması ve belki Suriye'nin yeniden inşasında etkin rol almaya çalışarak zemin kazanmak istemesi muhtemel. Böylece orta ve uzun vadede İran, hiç temasının olmadığı hasım bir Suriye yerine bir şekilde Lübnan'a ulaşabileceği bir Suriye arayacaktır.
Bu yazı ilk olarak 28 Aralık 2024 tarihinde Daily Sabah gazetesinde yayımlandı.
Bağlantı: https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/irans-strategic-setbacks-and-rhetoric-in-syria
