
İsrail'in “Ahtapot Doktrini”, İran'ın iç güvenlik kaygılarını artırırken vekil güçlerinin işleyişini bozmayı hedefliyor.
“Ahtapot Doktrini”, Naftali Bennett'in 2018'de İsrail savunma bakanlığı yaptığı dönemde kavramsallaştırıldı. Doktrin, İran'ın bölgesel nüfuzunu ahtapot metaforuyla açıklıyor: İran başı, vekil grupları ise kolları temsil ediyor. Bennett şöyle demişti: “İranlılar ölmeyi sevmez ama başkalarını kolayca ölüme gönderebilir. Biz kollarla kan dökerek savaşırken ahtapotun başına dokunulmuyor.” Temel fikir, yalnızca vekillerle uğraşmak yerine merkezî komutayı hedef almaktı. İsrail bu strateji doğrultusunda İran içindeki etkisini artırırken aynı anda İran'ın bölgesel ağını dağıttı.
Bu strateji iki bileşenden oluşuyor. İlki, İran'ın vekilleriyle bağlantısını sağlayan lojistik ve operasyonel destek yapılarına yönelik saldırılar. Bu bağlantıların zayıflaması İran'ın bölgesel operasyonlarını aksatıyor. İkinci bileşen ise iç güvenlik kaygılarını tırmandırmayı ve psikolojik istikrarsızlık yaratmayı amaçlayan, İran içindeki ses getiren faaliyetler. Bu strateji, yönetimde paranoya yaratarak karar alma süreçlerini felç ediyor; rejimi iç güvenlik tehditlerine odaklanmaya zorlayarak enerjisini tüketiyor.
Art arda darbeler
İranlı subay Kasım Süleymani suikastı, baş ile kollar arasındaki bağlantıya indirilmiş kritik bir darbeydi. İranlı nükleer fizikçi Muhsin Fahrizade'nin öldürülmesi ise yöntemi ve hedefi nedeniyle ikinci kategoriye giriyor. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) lojistik komutanlarından Tuğgeneral Ali Asgar Nevruzi'nin yardımcısı Yedullah Hidmeti'nin Mossad tarafından İran içinde kaçırılması, her iki kategoriye de uyuyor.
İsrail, 2020-2024 arasında çok sayıda tesisi sistemli biçimde bombaladı, üst düzey komutanlara suikastlar düzenledi ve İran içindeki çeşitli sabotajlarla birlikte çok sayıda İranlı subayın şüpheli ölümüyle ilişkilendirildi. Mahsa Emini protestoları gibi toplumsal huzursuzluklar da İran'ın iç güvenlik kaygılarını derinleştirdi.
İsrail'in temel stratejisi, İran'ı içe yönelterek odağını bölgesel nüfuzdan uzaklaştırmaktı. 7 Ekim saldırılarından sonra İran yönetimi ve medyası özgüven sergiliyor, manşetlerde Direniş Ekseni öne çıkıyordu. Ancak eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin ölümü bir dönüm noktası oldu. Resmen kaza olarak kabul edilse de ölümü, İran'daki hizip çatışmaları, hasım istihbarat operasyonları ve teknolojik yetersizlikler hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirdi. Bu olay, İran'ın güç dinamiklerinde önemli bir değişime işaret ederek hem iç hem de bölgesel politikalarda değişiklikleri tetikledi.
İran, seçim sürecini hızla tamamladı ve seçim mühendisliğiyle Mesud Pezeşkiyan'ı cumhurbaşkanlığına getirdi. Ancak İsrail, Pezeşkiyan'ın yemin töreni sırasında Hamas lideri İsmail Heniyye'yi bütün dünyanın gözü önünde öldürerek yeni bir hamle yaptı. Üst düzey bir ismi bu kadar açık biçimde ortadan kaldırabilmesi, İran'ın iç güvenliğindeki ciddi çatlakları açığa çıkardı.
Bunun ardından İran'ın güvenlik elitleri, odağını dış operasyonlardan Tahran'ın güvenlik koridorlarını tahkim etmeye kaydırdı. Bu da İran'ın söylem ve politikalarında köklü bir değişime yol açtı. İran, güvenlik meselesine dönüşen ekonomik güçlükleri ve toplumsal sorunları ele aldı. Ayrıca artan güvenlik tehditleri, İran'ı uluslararası normlar ve hukuki çerçeveler altında korunma aramaya yöneltti. Daha önce siyaseten kenara itilen Cevad Zarif'in cumhurbaşkanı yardımcısı olarak geri getirilmesi ve İran'ın daha esnek diplomatik politikalar benimsemesi bunu gösteriyordu.
İsrail'in kaldıracı olarak 7 Ekim
İran, İleri Savunma anlayışını tamamen terk etmiş değil. Ancak Tahran, bölgesel vekil operasyonları yerine iç tehditlere öncelik vermek zorunda kaldı. Sürecin bütününe bakıldığında İsraillilerin 7 Ekim sonrasındaki gelişmeleri en ince ayrıntısına kadar hesapladığı görülüyor. Bir başka subay olan Razi Musevi’ye düzenlenen suikast, İran'ın bölgesel bağlantılarına yönelik yeni bir saldırı dalgasını başlattı. İsrail ocak ayında Kudüs Gücü'nün Suriye'deki istihbarat biriminin başı Sadık Umidzade'yi öldürdü. Yaklaşık aynı dönemde Süleymani'nin ölüm yıl dönümünde Kirman'da düzenlenen terör saldırısı, İran'ın iç güvenlik kaygılarını yeniden alevlendirdi.
Söz konusu faaliyetler nisandan sonra başka bir yöne evrildi. İsrailli yetkililer nisanda İran'ın Şam'daki diplomatik misyonunu vurduğunda elbette İran toprağına saldırı yapıldığını hesaplamış ve İran'ın tepkilerini öngörmüştü. İran'ın yanıtında İsrail'in stratejik planlarının akışını etkileyecek bir yön bulunmuyordu.
Bu karşılıklı hamlelerin vardığı nokta, İbrahim Reisi ve heyetini taşıyan helikopterin düşmesi oldu. Reisi'nin ölümü, İran ile Suriye arasında gerilimin arttığı bir döneme denk geldi. Suriye yönetimi İran'dan uzaklaşıyordu; İran basınında bile rejim lideri Beşşar Esed'in politikalarından duyulan rahatsızlık görülebiliyordu. Reisi'nin cenazesine katılan diğer direniş liderlerinin aksine Esed törene gelmedi; bunun yerine 11 gün sonra Tahran'ı ziyaret etti.
31 Temmuz'da Heniyye suikastı, durumu yeni bir evreye taşıdı. İsrail Tahran'da serbestçe faaliyet gösterebildiği için İran'ın ciddi bir güvenlik açığı bulunduğu inkâr edilemez hâle geldi. Bu noktadan sonra bölgesel meseleler geri plana düşerken İran'ın iç sorunlarıyla ilgili haberler arttı.
Eylüle gelindiğinde İsrail kuzey cephesine yoğunlaşarak Lübnan'a yönelik operasyonlarını tırmandırdı. Çağrı cihazı saldırıları ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah suikastıyla zirveye çıkan bu gerilimi İsrail'in kara harekâtı izledi. Gözlemciler, İsrail'de kamusal hayatın yavaşladığı Roş Aşana, Sukot ve Yom Kipur'a denk gelen ekim başında Lübnan'ın işgalinin beklendiğini belirtiyordu. Bu sırada iç sorunlarına fazlasıyla gömülmüş olan İran, milis takviyesi göndermenin ötesinde pek bir şey yapamadı. Uzun süredir desteklediği liderleri ve grupları koruyamaması güvenilirliğine zarar verdi.
İsrail iki ay içinde Lübnan operasyonunu büyük ölçüde tamamlamıştı. Bu sırada rejimin baskısı karşısında uzun süredir Halep'e taarruz hazırlığı yapan muhalif gruplar saldırılarını başlattı. İran bu hazırlıklardan haberdardı ama kamuoyuna uyarılar yapmanın ötesinde pek bir şey yapamadı. Esed'le zaten sorun yaşayan İran, Suriye'deki nüfuzunu koruyamayarak vekil güçler stratejisinin kritik bir ayağını kaybetti. Tahran Halep taarruzundan İsrail'i sorumlu tutarken İsrailli politika yapıcılar sınırlarında radikal grupların bulunmasının güvenlik riski oluşturup oluşturmadığını tartışıyordu. Aynı zamanda İsrail, Suriye'deki operasyonlarını genişleterek Esed'den kalan askerî altyapıyı dağıtmak için yoğun saldırılar başlattı. İran'ın suçlamalarına rağmen muhalefetin İran karşıtı tutumu, İsrail'le ortaklıktan değil, İran'ın Suriye iç savaşındaki geçmiş müdahalelerinden kaynaklanıyor.
Geriye kol kaldı mı?
“Ahtapot Doktrini” amaçladığı sonuca ulaştı. İran'ın Gazze, Lübnan ve Suriye'de etkin rol oynayamaması ve İsrail'in bütün saldırılarına zayıf yanıtlar vermesi, bölgesel vekillerin İran'a güvenini sarstı. Kollar yerine başı hedef alma stratejisi, İran'ın bölgesel konumunu değiştirerek Tahran'ı dış operasyonları yerine iç güvenliğe öncelik vermeye zorladı. Tahran artık vekilleri aracılığıyla güç yansıtmak yerine iç güvenlik sorunlarına odaklanmak zorunda. Bugün bütün diplomatik çabalarına rağmen İran, İsrail'in yakın tehdit oluşturmasından ve şartlar elverirse saldırıya uğrayabileceğinden kaygılanıyor. İran müzakerelerde tavizler sunmayı sürdürürken ordusu ve DMO sık sık tatbikat yaparak olası senaryolara hazırlanıyor.
Bu sırada İsrail, iç bölünmelere ve istihbarat sızıntılarına rağmen ilerlemekte kararlı görünüyor. Eyal Zamir'in İsrail Savunma Kuvvetleri genelkurmay başkanlığına atanması bu kararlılığı işaret ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'a yönelik belirleyici bir hamleyle tarihsel mirasını güvenceye almak niyetinde görünüyor.
Özetle bütün süreç ABD Başkanı Donald Trump'ın etkisinden bağımsız olarak İsrail açısından okunduğunda, İran'a önce Lübnan örneğindeki gibi örtülü istihbarat faaliyetleriyle, ardından hava saldırılarıyla saldırılması oldukça olası görünüyor. Nitekim açık kaynaklara yansıyan bilgiler de bu yönde. İsrail'in çabaları yalnızca vekil güçleri değil, varoluşsal tehdit olarak gördüğü İran'ın nükleer kapasitesini de sona erdirmeyi amaçlıyor. Ancak bu senaryonun bölgeye getireceği istikrarsızlık açık. Ayrıca özellikle İran bütün gücünü mozaik savunma anlayışı kapsamında parçalara ayırdığı için ülkenin nükleer kapasitesini bir günde sona erdirmek mümkün görünmüyor.
Bu yazı ilk olarak 12 Mart 2025 tarihinde Daily Sabah gazetesinde yayımlandı.
Bağlantı: https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/striking-the-head-israels-iran-strategy
