Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

İran'da sistemik felç arayışı

Oral Toğa1 Temmuz 20254 dk okuma

İsrail'in hava saldırıları İran'ı zayıflatmayı, içeride kaos yaratmayı ve daha geniş bir bölgesel hâkimiyet kazanmayı amaçlıyor.

İran'a 13 Haziran'da başlatılan hava saldırıları, daha geniş ve uzun vadeli bir stratejik planın parçası olarak görülmeli. İsrail hükûmeti, 7 Ekim saldırılarının ardından durumu yedi cepheli bir savaş olarak tanımladı ve saldırıları, çatışmayı İran'a kaydırmak için açıkça bir kaldıraç olarak kullandı. Netanyahu yönetimi başından itibaren İran'ın kapasitesini aşındıracak adımlar attı. 7 Ekim öncesinde İsrail, İran'ın vekilleri tarafından kuşatılmış görünüyordu. Hamas'a karşı askerî harekât başlatarak güney sınırındaki tehdidi etkisizleştirdi. Hemen ardından İran içindeki örtülü operasyonlar başlayarak Tahran'ı daha savunmacı bir tutuma zorladı.

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin ölümüne yol açan şüpheli helikopter kazası, İran'ın yönetici elitleri için bir uyarı oldu. Yaklaşan gelişmeleri öngörerek keskin bir siyasi yön değişikliğine gittiler. Reisi'nin yası kısa sürdü. 2021 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığı reddedilen, milletvekili seçimlerinde de önce reddedilip sonra yeniden aday olmasına izin verilen Mesud Pezeşkiyan, açık bir seçim mühendisliğiyle yeni cumhurbaşkanı oldu. Kampanyasının en çarpıcı özelliklerinden biri, eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'in kamuoyu önüne dönmesiydi. Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Generali Kasım Süleymani'yi eleştirdiği bir ses kaydının sızmasıyla siyaseten kenara itilen Zarif'in yeniden görevlendirilmesi, İran'ın Batı'yla görüşmeleri yeniden başlatma ve gerilimi düşürme niyetine işaret ediyordu.

Pezeşkiyan'ın zaferinin ardından muhafazakâr rakibi, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'la kucaklaştığı görüntüler gazetelerin manşetlerine taşındı. Mesaj açıktı: İran, reformcularıyla ve muhafazakârlarıyla birlik içinde. Yeni yönetim derhâl Batı'ya açılım başlatarak ABD'ye ve dünya kamuoyuna İran'ın savaş istemediğini defalarca ilan etti. Ancak İsrail henüz stratejik hedeflerine ulaşmadığı için saldırılarını sürdürdü.

İsrail'in stratejik hedefleri

Son gelişmeler sürpriz değildi. Analistler, ABD Başkanı Donald Trump'ın değişken söylemine gereğinden fazla odaklanarak devlet davranışının kurumsal mantığını gözden kaçırdı. İsrail'in uzun süredir geçerli askerî doktrinleri ve stratejik algıları, bu gidişata açıkça işaret ediyordu. Lübnan'da da Yemen'de de her askerî eylem İran'ı hedefleyen daha geniş bir stratejinin parçasıydı. Bu harekât en az 2018'den beri ilerliyor.

İsrail'in operasyonuna verdiği “Yükselen Aslan” adı bile derin bir sembolizm taşıyor. Kitab-ı Mukaddes'teki bir ayete atıfta bulunuyor ve İran'ın geleneksel bayrağında yer alan tarihî aslan amblemini çağrıştırıyor. Sembolizm örtük değil: İsrail, İran'da sistemik değişim isteğini işaret ediyor. Burada uygulanan sistemik felç kavramı, emekli ABD Albayı John Warden'ın klasik doktrininin çok ötesine geçiyor. Halkın öfkesini kuvvet çarpanı olarak kullanmak gibi hibrit bileşenleri de içeriyor.

Doğrudan ABD müdahalesi artık kaçınılmaz görünüyor. Bu, aylardır açıktı. Sahadaki askerî hareketlilik ve Tel Aviv'deki simülasyon çalışmaları bunu gösteriyordu. Kafa karıştıran, strateji ve Trump'ın sözlerindeki tutarsızlıktı. Bu noktada İsrail ve ABD'nin stratejik çıkarları birbirine yaklaşıyor.

Bölgesel dinamikler, iç meseleler

İsrail'in bir diğer önemli stratejik amacı, bölgesel güvenlik koridorunu Uganda ve Güney Sudan'dan Hindistan'a kadar genişletmek. İran sistemik baskı altında çöktüğünde iç karışıklık bekleniyor. Bu senaryoda Beluçistan'a ve İran'ın kuzeybatısına özellikle dikkat edilmeli. Coğrafi olarak Himalayalar ile Pakistan arasına sıkışan Hindistan, uzun süredir İran toprakları üzerinden, özellikle Çabahar Limanı yoluyla dünya ticaretine çıkış arıyor. Dikkat çekici biçimde İsrail'in hava saldırıları, Hindistan yatırımlarının en yoğun olduğu Çabahar'ı hedef almadı.

Bu durum, Hindistan'dan Beluçistan'a, Körfez üzerinden İsrail'e ve Yunanistan'a uzanan stratejik bir koridora imkân veriyor. Böyle bir koridor, uzun süredir hedeflediği üzere İsrail'i düşmanları yerine müttefikleriyle çevrili bir ülkeye dönüştürür. Küresel ölçekte bu koridorun ABD-Çin rekabeti bağlamında sonuçları var. Beluçistan'ın istikrarsızlaşması, Çin'in Pakistan'daki yatırımlarını zayıflatabilir ve Gwadar Limanı'nı güvensiz ve istikrarsız hâle getirebilir.

Bu sırada YPG'de görev yapmış İranlı Kürtler, Urmiye bölgesinde faaliyete geçerek durumu daha da karmaşıklaştırabilir. Kürt gruplar hâlihazırda etkin ve her biri olası çöküş sonrası İran'da bir rol arıyor. Bu gruplar bölgedeki Türk nüfusa silahlı saldırılar başlatırsa Azerbaycan veya Türkiye'nin bunun dışında kalması pek olası değil. Yine de bölgedeki dinamikler belirsizliğini koruyor. Daha yakın gerilim noktası ise Beluçistan.

İran artık sistemik çöküşün eşiğinde. Bu eğilimi tersine çevirmek son derece güç olacak. DMO onlarca yıl boyunca diğer bütün aktörleri dışlayarak İran'ın siyasi ve ekonomik alanlarına hâkim oldu; böylece millî güvenliğin kolektif temelini zayıflattı. Güvenlik kolektif biçimde inşa edilir. Oysa DMO, tekellerini korumak için yabancı yatırımcıları engelledi; rakip komutanlar da ülkeye zarar veren iç iktidar mücadelelerine girişti.

Mevcut bir istihbarat teşkilatı varken yenileri kuruldu. Dış politika girişimleri Dışişleri Bakanlığı'ndan bağımsız yürütüldü. İçişleri Bakanlığı'nınkine paralel iç güvenlik yapıları geliştirildi. Bu çakışan yetkiler çok sayıda gri alan yarattı; hasım istihbarat servisleri de İran'ı içeriden zayıflatmak için bu alanlardan yararlandı.

Ancak İran milliyetçiliği hafife alınmamalı. Gelecekte hangi yöne evrileceği belirsiz ama sistemik çöküşün ardından çok sayıda yeraltı grubu ortaya çıkabilir. Bu nedenle çöküş sonrası İran'da siyasi otoritenin yeniden kurulması uzun ve belirsiz bir süreç olacaktır.


Bu yazı ilk olarak 19 Haziran 2025 tarihinde Daily Sabah gazetesinde yayımlandı.

Bağlantı: https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/pursuit-of-systemic-paralysis-in-iran