
1927'de New York'taki bir satranç turnuvasında, Letonya doğumlu büyükusta Aron Nimzowitsch rakibinin masaya yakılmamış bir puro koyduğunu gördü. Tütün dumanından nefret etmesiyle tanınan Nimzowitsch, şikâyette bulunmak için hemen turnuva yöneticisine gitti. Yönetici, rakibinin puroyu henüz yakmadığını söyledi. Nimzowitsch, “Biliyorum,” diye karşılık verdi, “ama içmekle tehdit ediyor; siz de eski bir oyuncu olarak tehdidin uygulanmasından daha güçlü olduğunu bilmelisiniz.”
Altı yıl sonra Nimzowitsch bu düşünceyi Danimarka'da bir satranç dergisinde kuramsallaştırdı. Mantık basitti. Henüz hayata geçirilmemiş bir tehdit, rakibi bütün olası sonuçlara aynı anda hazırlanmaya zorlar. Tehdit uygulandığı anda ise yönetilmesi gereken tek bir soruna dönüşür. Tehdit baskıyı katlar; uygulanması ise sınırlar.
Yaklaşık bir yüzyıl sonra Washington, hiçbir satranç oyuncusunun kendisine yapmayacağı şeyi İran karşısında yaptı. Elindeki bütün tehditleri birbiri ardına hayata geçirdi; sonunda inandırıcılığını koruyan hiçbir tehdit kalmadı.
Caydırıcılık sermayesini tüketmek
Caydırıcılık bir merdiven gibi işler. Her basamağın ağırlığı, ancak üzerinde bir sonraki basamak bulunduğu için vardır. Yaptırım tehdidi, yaptırımların kendisinden daha zorlayıcıdır; çünkü yaptırımlar uygulandığında hedef ülke maliyeti göğüsler ve uyum sağlar. Askerî harekât tehdidi de harekâtın kendisinden daha felç edicidir; çünkü bombalar düşmeye başladığında hedef, hesaplarını buna göre ayarlar.
Washington, 2018 ile 2026 arasında bütün basamakları çıktı ve her birini arkasında kırdı. Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan (KOEP) çekilmesi ilk basamağı ortadan kaldırdı. Kasım Süleymani suikastı, en üst düzey komutanlara karşı öldürücü güç kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Devrim Rehberi'nin öldürüldüğü ve 26 eyaletteki askerî altyapının ağır yıkıma uğratıldığı, İsrail'le birlikte yürütülen 28 Şubat operasyonu ise son basamağı da kaldırdı.
Hasmının verebileceği en ağır darbeleri göğüsleyen İran'ın artık korkacağı daha az şey var. Savaş öncesinde yaptırım, saldırı ve rejimin lider kadrosunun ortadan kaldırılması tehdidi altında yaşıyordu. Üçü de gerçekleşti. Washington'ın elinde geriye hangi tehdit kaldı?
Tahran'ın geçiş gişesi
28 Şubat öncesinde Hürmüz Boğazı, dünyadaki petrol ve doğal gazın yaklaşık yüzde 20'sinin serbestçe taşındığı uluslararası bir suyoluydu. İran onlarca yıldır boğazı kapatmakla tehdit ediyordu. Bugün ise boğaz fiilen kapalı ve İran, onu kapatmaktan çok daha önemli bir şey yaptı: Statüsünü değiştirdi.
Mart ortasından bu yana gemiler, İran karasularının iç kesimlerinde, Keşm ile Larek adaları arasındaki dar bir kanala yönlendiriliyor. Her gemi denetleniyor ve Çin yuanı cinsinden ödenmek üzere 2 milyon dolara varan geçiş ücretine tabi tutuluyor. İran Meclisi bu düzenlemeyi kalıcı olarak resmîleştirecek bir yasa hazırlıyor. İran'ın savaşı sona erdirmek için açıkladığı beş şart arasında Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin tanınması da bulunuyor.
28 Şubat öncesinde böyle bir talep yoktu. Bunu savaşın kendisi yarattı. İran, boğazı uluslararası bir suyolu olmaktan çıkarıp kendi egemenlik denetimi altında gelir getiren bir stratejik geçiş noktasına dönüştürmeye çalışıyor. Başarılı olsun ya da olmasın, bunun artık bir müzakere pozisyonu hâline gelmiş olması bile ilk bomba düşmeden önce mevcut olmayan bir stratejik kazanımdır.
Müttefikleri çatışmaya sürüklemek
Savaş beşinci haftasına girerken maliyet hesabı Washington'ın aleyhine döndü. Petrol fiyatları varil başına 100 doları aştı. Yaklaşık 2.000 gemi boğaz çevresinde mahsur kaldı. Normalde Hürmüz'den günde 20 milyon varil geçerken Suudi Arabistan, BAE ve Irak'taki alternatif boru hatlarının toplam taşıma kapasitesi yaklaşık 9 milyon varille sınırlı.
Washington bu maliyetleri paylaştırmaya çalıştı. NATO müttefiklerinden tankerleri korumak üzere savaş gemisi göndermelerini istedi. Müttefikler reddetti. Ardından Körfez ortaklarına yöneldi. Üst düzey Cumhuriyetçi senatörler, ABD'nin savaşmayı reddeden ortaklarını neden savunması gerektiğini kamuoyu önünde sorgulayarak “bunun sonuçları olacağı” uyarısında bulundu. Trump, gazetecilere, Körfez müttefiklerinin İran saldırılarıyla ağır darbeler almasının onları “savaşa katılmakta ısrar etmeye” yönelttiğini söyledi. Körfez başkentleri ise böyle bir ısrarda bulunduklarını reddetti.
İran'ın elektrik şebekesini vurma tehdidinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor. Trump, 22 Mart'ta İran'a boğazı yeniden açması için 48 saatlik bir ültimatom verdi; aksi hâlde elektrik santrallerinin imha edileceğini söyledi. İran'ın yanıtı doğrudan Körfez'i hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu, bölgedeki askerî üslere elektrik sağlayan santralleri vuracağını açıkladı. İran'ın askerî sözcüsü, enerji altyapısının, deniz suyu arıtma tesislerinin ve sanayi varlıklarının da hedef alınacağını ekledi. Tamamen arıtılmış deniz suyuna bağımlı ülkeler açısından bu, varoluşsal bir tehdit oluşturacaktır.
Buradaki yapısal mantığı görmezden gelmek zor. Washington, Körfez ülkelerini savaşa gönüllü olarak girmeye ikna edemezse İran'ın elektrik şebekesini vurması, neredeyse kesin olarak Körfez altyapısına yönelik İran misillemesini tetikleyecek; bu ülkeleri tercihleriyle değil, zorunluluk nedeniyle çatışmaya sürükleyecektir. Bunun bilinçli bir amaç mı yoksa süreç içinde ortaya çıkan bir sonuç mu olduğundan bağımsız olarak Körfez başkentleri üzerindeki baskı kesintisiz biçimde artıyor. Türkiye tam da bu sonucu önlemek için yoğun diplomasi yürüttü; dışişleri bakanı, Körfez'i savaşın dışında tutmak amacıyla Riyad, Abu Dabi ve Doha'yı ziyaret etti.
Trump süreyi iki kez uzattı: Önce beş, sonra on gün. Her erteleme tehdidin inandırıcılığını azalttı. Sürekli açıklanıp sürekli geri çekilen bir tehdit, artık tehdit işlevi görmez.
İsrail'in sistemik felç stratejisi
İsrail'in stratejik hesabı Washington'ınkinden temelden ayrılıyor. İsrail açısından İran'a şimdiden verilen zarar, savaş nasıl biterse bitsin, bir nesil boyunca etkisini gösterecek bir kazanım anlamına geliyor. 1.700'den fazla askerî ve endüstriyel hedef vuruldu. Hava savunma ağları dağıtıldı. Natanz'daki nükleer tesis ağır hasar aldı. Deniz kuvvetleri büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
Bu, sistemik felçtir; ABD'nin 1991'de Irak'a uyguladığı mantığın aynısıdır. Hedef devlete, askerî kapasitesini bir nesil boyunca yeniden kuramayacağı kadar derin yapısal hasar vermek amaçlanır. ABD'nin kendi stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşmaması ikincildir. Bir anlaşmaya varılıp varılmaması da ikincildir. Fiziksel yıkım, başlı başına bir sonuçtur.
Bu açıdan bakıldığında savaşın sürdüğü her ilave gün net bir kazanımdır. İsrail, mevcut harekâtın İran'ın stratejik tehdidini “öngörülebilir gelecek boyunca” ortadan kaldırmayı amaçladığını açıkça belirtti. Dolayısıyla teşvik, ateşkese hızla ulaşmak değil, yaraların derinleşmesine izin vermek yönündedir.
Kaybeden ama çökmeyen aktör
Ancak bu çatışmanın en tehlikeli evresi, yaşananlardan ziyade İran'ın neye dönüştüğünde yatıyor olabilir. İran artık davranışsal iktisatçıların “kayıp alanı” dediği durumda hareket ediyor. Ordusu yıkıcı hasara uğradı. Üst yönetimi ortadan kaldırıldı. Bir devlet bu alana girdiğinde karar alma mantığı, elde olanı korumaktan kayıpları telafi etmeye kayar. Daha riskli hamleler makul görülmeye başlar. “Neyi kaybedebiliriz?” hesabının yerini “Hâlâ neyi geri kazanabiliriz?” sorusu alır.
Bu, köşeye sıkışmış bir hayvanın körlemesine saldırması değildir. İran kontrollü bir çaresizlik içinde hareket ediyor: Savaş öncesinde asla almayacağı riskleri alırken belirli alanlarda hesaplı bir itidal sergiliyor.
Bunun kanıtı, İran'ın yapmadıklarında bulunuyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmadı; yeniden tanımladı. Husileri harekete geçirmedi; beklemede tuttu. Körfez altyapısına, savunma sistemlerinin kapasitesini sonuna kadar zorlayacak yoğunlukta bir saldırı başlatmadı; saldırılarını, Körfez hava kuvvetlerini savaşa sokacak eşiği aşmadan baskıyı sürdürecek şekilde ayarladı. Bu sınırlamaların her biri, henüz uygulanmamış bir tehdidi temsil ediyor. Uygulanmamış her tehdit de bölgesel satranç tahtasının tamamında baskıyı aynı anda katlıyor.
Husiler geçen haftanın sonlarında “parmaklarının tetikte” olduğunu açıkladı ve doğrudan askerî müdahale için üç şart sıraladı. Kızıldeniz'deki deniz taşımacılığına yönelik saldırılara henüz yeniden başlamadılar; ancak tehdidin kendisi bile Babülmendep Boğazı'ndaki trafiği şimdiden azalttı. Hürmüz ile Babülmendep, aynı enerji damarının birbirini izleyen iki dar geçidi. İkisi de kapatılırsa Körfez ile Avrupa arasındaki ticaret güzergâhı tamamen kesilir. Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'e uzanan alternatif boru hattı bugün günde yaklaşık 3 milyon varil taşıyor; Yenbu Limanı yakınındaki yaklaşık 30 tanker ise Husilerin saldırı menzilinde bulunuyor.
İran, Nimzowitsch'in ilkesini anlıyor. Husilerin henüz uygulamadığı tehdit, bölgedeki bütün aktörleri bu ihtimale karşı tedbir almaya zorluyor. Husiler gerçekten saldırdığı anda tehdit, yönetilmesi gereken tek bir soruna dönüşecek. Tehdit sürdüğü müddetçe ise bütün hesaplar üzerindeki baskıyı aynı anda katlamaya devam edecek.
Bütün tehditler tüketildikten sonra tahta
Bu savaş sona erdiğinde İran müzakere masasına iki temel taleple gelecek. Birincisi, altı ayda bir yeniden saldırıya uğramayacağına dair güvence. İkincisi, siyasi ve ekonomik yaptırımların kaldırılması. Üçüncü bir talep de ihtimal dışı değil: İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki rolünün bir biçimde uluslararası düzeyde tanınması ve savaş sırasında kurulan geçiş gişesinin kalıcı bir pazarlık kozuna dönüşmesi. İlk iki talebin hiçbiri 28 Şubat öncesinde resmî bir müzakere pozisyonu değildi. Hepsini savaşın kendisi yarattı. Washington bunlardan herhangi birini kabul ederse İran, diplomasi yoluyla asla elde edemeyeceği bir sonucu savaş yoluyla almış olacak.
Tehdit eden taraf olan Trump, bütün tehditlerini uyguladı ve elinde neredeyse hiçbir yedek seçenek bırakmadı. Uygulanan tehditlerin darbelerini göğüsleyen İran ise kalan kartlarını —Husileri, Körfez altyapısının kırılganlığını ve Hürmüz'deki geçiş ücreti sistemini— henüz oynamadı; dolayısıyla bu kartlar gücünü koruyor.
Kaybeden ama çökmemiş bir aktör, her tahtanın en tehlikeli aktörüdür. Daha önce asla almayacağı riskleri alır ama hesap yapmaya devam eder. Düşünülemeyecek maliyetleri göğüsler ama elinde hâlâ kozlar tutar. Washington bütün tehditlerini tüketti. Tahran ise hâlâ puroyu yakmakla tehdit ediyor.
Bu yazı ilk olarak 4 Nisan 2026 tarihinde Daily Sabah'ta yayımlandı.
