Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

Bu kimin savaşı? Husi saldırılarında İran’ın rolünü yeniden düşünmek

İran’ın Husi stratejisi doğrudan komutadan çok kapasite inşasına dayanıyor; bu da bir ortağın paylaşılan bölgesel çıkarları ilerletmesini mümkün kılıyor.

Oral Toğa23 Ekim 20265 dk okuma

Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden yoğunlaşması eski bir soruyu tekrar gündeme getirdi: Yemen’den fırlatılan füzelerin ve insansız hava araçlarının arkasında İran ne ölçüde duruyor? Bu meşru bir soru. Ancak yalnızca Tahran’ın her saldırıya doğrudan onay verip vermediğine odaklanmak, İran-Husi ilişkisinin nasıl evrildiğini anlamayı zorlaştırıyor.

Husiler hem Yemen’e özgü hem de bölgesel bir savaş yürütüyor. Suudi havalimanlarına, enerji altyapısına ve askerî tesislere yönelik saldırılar, İran’ın Riyad’ı baskı altına almaya dönük genel stratejisiyle açıkça örtüşüyor. Ancak Husilerin Suudi Arabistan’a karşı kendi tarihsel şikâyetleri, Yemen içinde askerî hedefleri ve çatışmayı sürdürmek için iç gerekçeleri de var.

Dolayısıyla daha önemli soru, Tahran’ın her füze atışını onaylayıp onaylamadığı değil; Husilerin İran’dan her gün talimat almaya ihtiyaç duymadan bu denli geniş bir kampanya yürütebilecek kapasiteyi nasıl edindiğidir.

Husilerin kendi savaşı

Husileri yalnızca İran’ın bölgesel rekabetinin bir uzantısı olarak görmek yanıltıcı olur. Suudi Arabistan’a yönelik düşmanlıkları, 2015’te başlatılan askerî müdahaleden önceye uzanıyor. 1980’lerden itibaren Suudi etkisindeki Selefi ağların yayılmasına Sada’daki Zeydi çevrelerin gösterdiği tepki, 2004-2010 arasındaki altı Sada savaşı ve çatışmaların 2009’da Suudi topraklarına sıçraması bu tarihsel hafızanın parçalarıdır. Dolayısıyla Riyad, Husilerin gözünde yalnızca İran’ın rakibi değildir. Hareketin kendi tarihsel hasımlarından biridir.

Bugünkü saldırılar da aynı şekilde Yemen içindeki savaştan ayrı düşünülmemeli. Taiz, Marib ve Kızıldeniz kıyısı çevresinde çatışmalar sürerken Husilerin, Yemenli rakiplerine verilen Suudi desteğinin maliyetini artırmakta açık bir çıkarı var. Riyad’daki bir havalimanını ya da enerji altyapısını vurmak, yalnızca fiziksel hasar vermekle kalmıyor. Yemen içindeki tırmanmanın Suudi Arabistan’ın kendi içinde de ekonomik ve psikolojik maliyetler doğurabileceği mesajını veriyor.

Meselenin bir de iç boyutu var. Husi yönetimi ödenmeyen kamu maaşları, ekonomik daralma, yetersiz hizmetler ve aşiret tabanıyla yaşanan gerilimlerle karşı karşıya. Ancak aynı zamanda füze kuvvetleri, istihbarat servisleri, vergilendirme mekanizmaları ve kitlesel seferberlik ağları dâhil gelişkin bir savaş dönemi aygıtı da kurdu.

Dolayısıyla savaş, Husiler için yalnızca bir dış politika aracı değil. Aynı zamanda bir yönetim biçimine de dönüştü. Riyad’ı vurabilme kabiliyeti, Sana’da maaş ödemekte zorlanan bir yönetimin kendisini başarısız bir hükûmet olarak değil, bölgesel bir güç olarak sunmasını sağlıyor.

İran’ın asıl katkısı

Bunların hiçbiri İran’ın rolünü küçültmüyor. Yalnızca bu rolün nerede ölçülmesi gerektiğini değiştiriyor.

Tahran’ın en belirleyici yatırımı yalnızca füze ve insansız hava aracı transferi olmadı; bu sistemleri işletmek, bakımını yapmak ve nihayetinde yeniden üretmek için gereken beşerî ve kurumsal kapasitenin geliştirilmesine yardım etmek oldu.

Bunun alışılmadık ölçüde somut örnekleri var. Birleşmiş Milletler uzmanlarının topladığı bilgilere göre 2020’nin başlarında yaklaşık 200 Husi mensubu, İran’ın Hazar kıyısındaki Ziba Kenar deniz tesisinde eğitim gördü. 2022’nin sonlarında 54 kişilik bir başka grubun da Tahran’ın batısındaki İmam Ali tesisine gönderildiği bildirildi. Husi İçişleri Bakanlığı yapılanması içindeki isimlerden Adnan Kaflah’ın da Tahran’da görev yaptığı sırada Kudüs Gücü’nden istihbarat eğitimi aldığı bildirildi. İran’ın eğittiği füze ve insansız hava aracı uzmanlarının daha sonra Husi askerî yapısında önemli mevkilere yükselmesi, bunların münferit eğitim programları olmadığına işaret ediyor.

Daha da önemlisi, İran’ın zamanla hazır silahların ötesine geçerek kritik bileşenlere, üretim ekipmanına, güdüm sistemlerine ve teknik bilgiye yönelmesi oldu. Bu, yerel montajı ve bakımı mümkün kılmaya yardımcı olurken Husi tedarik ağlarının İran’ın da ötesine uzanarak çeşitlenmesine imkân tanıdı.

İran yalnızca silah tedarik etmedi. Bir silah ekosisteminin oluşmasına yardım etti.

Emirleri Tahran mı veriyor?

Sorunun zorlaştığı nokta burası. İran’ın Husileri silahlandırdığına, eğittiğine ve askerî kabiliyetlerinin gelişmesine yardım ettiğine dair güçlü kanıtlar var. Daha yakın tarihli raporlar da İran’ın istihbarat, hedefleme ve taktik danışmanlık süreçlerine dâhil olduğunu ileri sürdü.

Ne var ki bunların hiçbiri, her Husi operasyonunun hedefini ve zamanlamasını Tahran’ın seçtiğini kendiliğinden kanıtlamıyor. Husilerin kendi komuta yapısı, gelir kaynakları, insan gücü, istihbarat aygıtı ve belirgin biçimde Yemen’e özgü düşmanları var. İran’la stratejik uyum, mutlaka operasyonel itaat anlamına gelmiyor.

Hatta bu ayrım, Tahran açısından ilişkinin en büyük avantajlarından biri olabilir.

Geleneksel vekil modelinde hami talimat verir, vekil de uygular. Böyle bir ilişki sürekli finansman, iletişim ve denetim gerektirir. Husiler farklı bir yönde evrildi. Giderek artan ölçüde kendi gelirlerini üretiyor, bazı silahları yerel olarak monte ediyor, uluslararası tedarik ağları işletiyorlar ve bildirildiğine göre edindikleri uzmanlığın bir kısmını başka silahlı aktörlere aktarabilecek noktaya ulaşmış durumdalar.

Dolayısıyla Husilerin özerkliği, kendiliğinden İran nüfuzunun sınırlı olduğunun kanıtı olarak yorumlanmamalı. Bu özerkliğin bir kısmı, bizzat yıllar süren kapasite aktarımının ürünü olabilir.

Denetim yerine dayanıklılık

Bu nedenle İran’ın Yemen’deki başarısını verebildiği emirlerin sayısıyla ölçmek yanlış bir ölçüt olabilir. Daha işe yarar soru, Husilerin Tahran’dan talimat beklemeden İran’ın çıkarlarıyla genel olarak örtüşen sonuçları ne kadar etkili biçimde üretebildiğidir.

Suudi enerji altyapısı hâlâ savunmasız. Kızıldeniz ve Babülmendep’ten geçen deniz trafiği daha maliyetli ve daha riskli hâle geldi. ABD ve ortakları, hava ve deniz savunma kaynaklarını Yemen sahasına ayırmak zorunda kalıyor. İran, savaşa doğrudan girmesi gerekmeden bu sonuçların hepsinden yararlanıyor. Aynı zamanda Husiler kendi Yemen savaşlarını sürdürüyor, kendi rakiplerine baskı uyguluyor ve kendi rejimlerini pekiştiriyor.

Dolayısıyla İran’ın Husi saldırılarının “arkasında” olup olmadığı sorusunun basit bir evet ya da hayır cevabı yok. Tahran bu saldırıların arkasındaki tek karar verici olmayabilir. Ancak bu tür saldırıları mümkün kılan kabiliyetlerin geliştirilmesinin arkasındaki en önemli dış aktör olmayı sürdürüyor.

İran, dayanıklılık karşılığında doğrudan denetimin bir kısmından vazgeçmiş olabilir. Ortaya çıkan sonuç, harekete geçmeden önce İran’ın talimatını mutlaka beklemeyen ama eylemleri çoğu zaman aynı geniş bölgesel çıkarlara hizmet eden bir ortaktır.

İran’ın Husilerle elde ettiği başarı, nihayetinde Tahran’ın kaç emir verebildiğiyle değil, artık ne kadar az emir vermesi gerektiğiyle ölçülebilir.

Bu yazı ilk olarak 23 Ekim 2026 tarihinde Daily Sabah’ta yayımlanmıştır.