Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

İran ABD’nin çekilişini kutladı ama Irak’ı kaybedebilir

İran, Amerika’nın Irak’tan çıkışını kutlayabilir; ancak Bağdat’ın devlet gücünü pekiştirme çabası Tahran’ın nüfuzunu tehlikeye atabilir.

Oral Toğa9 Ekim 20266 dk okuma

ABD’nin Irak’tan askerî çekilmesini tamamladığı 30 Eylül günü Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) bir zafer açıklaması yayımladı. Açıklamada, “Amerika ne müzakereyle ne de bir lütuf olarak çekildi” deniliyor, bu çıkış Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendis’in intikamının alınmasında ilk adım olarak niteleniyordu. Ne var ki mesaj, dışarıya olduğu kadar içeriye de yönelikti. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Birleşmiş Milletler’de sunduğu yol haritasını reddettiği haftaya denk geldi. Bu zamanlama, İran’daki müzakere yanlısı kesime direnişin sonuç verdiğini gösterme çabasına işaret ediyor. Oysa çekilme, Bağdat ile Washington’ın üzerinde anlaştığı bir takvime göre gerçekleşti.

İki hükûmet Eylül 2024’te, koalisyon misyonunun federal Irak’ta Eylül 2025’te, kuzeydeki üslerde ise bir yıl sonra sona ermesini öngören iki aşamalı bir takvim üzerinde anlaşmıştı. Trump, çekilme günü “geçici bir varlığın kalıcı hâle gelmesine izin vermediğini” yazdı. Çekilmeden önceki aylarda Bağdat’ın siyasi manzarası da değişti; ABD baskısı bu süreçte etkili olan unsurlar arasındaydı. Trump’ın güvenlik iş birliğini askıya alma tehdidinin ardından Nuri el-Maliki’nin adaylığı bu yılın başlarında geri çekildi ve ABD’nin yaptırım listesine aldığı altı grubun siyasi kanatları kabine dışında bırakıldı. Temmuz ayında Savaş Bakanı Pete Hegseth, ticaret ve savunma iş birliğini silahlı grupların silahsızlandırılmasına bağladı. Trump, Başbakan Ali ez-Zeydi’yi “başından beri desteklediğim biri” diye tanımladı.

Bağdat ise merkezîleşme yolunda ilerliyor. Ez-Zeydi, BM Genel Kurulu’nda savaş ve barış kararlarının yalnızca devlete ait olduğunu söyledi. ABD’nin çekilmesinin “herhangi bir direniş için hiçbir gerekçe veya ihtiyaç bırakmadığını” ve “devlet içinde devlet” kabul etmeyeceğini de belirtti. Haziran ayında Haşdi Şabi’yi partilerden ve silahlı gruplardan bütünüyle ayırmak üzere bir komite oluşturuldu. Mukteda es-Sadr silahlı kanadını devlete devretti; Asaib Ehli’l-Hak da ağır ve orta silahlarını teslim etmeye başladı. Direnenler artık Ketaib Hizbullah ve Hareket en-Nüceba öncülüğündeki küçük bir çekirdekten ibaret. Bu eğilim Kürdistan bölgesine de uzanıyor; Bafel Talabani’nin son dönemde Bağdat’a yakınlaşan hamlelerinin bölgenin mevcut statüsünü yeniden tartışmaya açabileceği konuşuluyor.

İran açısından bu değişim, 2003’ün çok öncesine uzanan nüfuzunun sınanması demek. Tahran 1980’lerden itibaren Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’ni ve onun silahlı kanadı Bedir Tugayı’nı ağırlarken Şii ve Kürt muhalif gruplarla da ilişkiler geliştirdi. Ancak Saddam Hüseyin iktidarda olduğu sürece bu ağlar devletin dışında kaldı. Onun devrilmesi devletin kapılarını bu yapılara açtı; ardından oluşan parçalı düzen de İran’ın gücünü genişletip kökleştirmesini sağladı. Etnik ve mezhepsel kota siyaseti, Şii partiler arasındaki rekabet ve devletin yanında silahlı grupların büyümesi, Tahran’a her kapıyı ayrı ayrı çalma imkânı verdi. Asaib Ehli’l-Hak’ın Mehdi Ordusu’ndan, Nüceba’nın ise Asaib’den ayrılması, bölünme yoluyla nüfuz kazanmanın bilinen örnekleridir. Devletin 2014’te DEAŞ karşısında çökmesinin ardından kurulan Haşdi Şabi, bu paralel güç yapısını kalıcılaştırdı.

Amerikan askerî varlığı yıllar boyunca bu parçalı düzenin en güçlü meşruiyet gerekçesiydi; silahlı grupların devlet dışındaki varlıklarını işgale direniş olarak sunmalarını sağlıyordu. Çekilme bu gerekçeyi ortadan kaldırıyor ve ez-Zeydi’nin sözleri doğrudan buna yöneliyor. Amerikan üsleri boşaldığında silahlı grupların her eyleminin sorumluluğu artık Irak devletine düşüyor. Eylül ayında Irak’tan havalanan insansız hava araçları Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı boru hattını vurduğunda Bağdat, fırlatma noktasını Meysan’da tespit etti ve yerel komutanı görevden aldı. Dolayısıyla Tahran’ın kutladığı çekilme, İran’ın Irak’taki nüfuzunu dayandırdığı söylemsel zemini daraltıyor.

Bu nedenle Tahran, bütünleşmeyi sessizce yavaşlatıyor ve kendi lehine biçimlendirmeye çalışıyor. Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin ağustosta Bağdat’a yaptığı ziyarette gruplara şimdilik silahlarını teslim etmemelerini söylediği bildirildi. Bağdat’ta, silahsızlanma için son tarihin 30 Eylül’den Haziran 2027’ye ertelenmesinin nedenlerinden biri olarak İran baskısı yaygın biçimde dile getiriliyor. Çekilme sona ererken kabinenin parlamentoya gönderdiği Haşdi Şabi yasası iki şekilde okunabilir. Hükûmet, yasanın Haşdi Şabi’yi başkomutana bağladığını söylüyor; eleştirenler ise DMO örnek alınarak oluşturulmuş paralel bir kurumu kökleştireceği uyarısında bulunuyor.

Sert çekirdek ise artık baskısını doğrudan hükûmete yöneltiyor. ABD’nin İran havacılığına yönelik ikincil yaptırımlarının 23 Eylül’de yürürlüğe girmesinden sonra Bağdat, Necef, Erbil ve Süleymaniye havalimanları birkaç gün içinde İran uçuşlarını durdurdu. Ketaib Hizbullah’ın güvenlik yetkilisi Ebu Mücahid el-Assaf buna 1 Ekim’e kadar süre tanıyarak karşılık verdi; kısıtlamalar sürerse “ablukaya katılan ülkelerin” geçiş noktalarının kapatılacağı uyarısında bulundu. Halka hizmet etmeyen bir hükûmetin “her türlü yolla” devrileceğini de ekledi. Böylece direniş söyleminin hedefi Amerikan üslerinden Irak hükûmetinin kendi kararlarına kaydı.

Bağdat ile Tahran arasındaki ilişkiler de geriliyor. Ez-Zeydi 22 Eylül’de, Irak kendisini İran’ın bölgesel ortağı olarak görmesine rağmen Tahran’ın Irak tankerlerinin Hürmüz’den geçişine izin vermediğini söyledi. Ona göre İran’ın amacı petrol fiyatlarını yükseltmek ve “baskı oluşturmak”. Irak savaşta yaklaşık 60 milyar dolar gelir kaybetti ve ez-Zeydi’nin yakınması, Tahran’ın Irak’taki başlıca sermayesi olan güvenin aşınmakta olduğunu gösteriyor. Anlaşmazlıklar Hürmüz’le sınırlı değil. Ez-Zeydi temmuzda Tahran’ı ziyaret ettiğinde İran’ın 11 milyar dolarlık doğal gaz alacağının tamamını istediği ve Bağdat’ın uzlaşma önerisini reddettiği bildirildi. Tahran’daki sertlik yanlısı yayın organları ise ez-Zeydi hükûmetini Washington’a yaranmaya çalışmakla suçluyor.

Dolayısıyla Tahran’ın tutumu, seçici bir merkezîleşmeyi tercih etmek anlamına geliyor. Rakip topluluklara karşı güçlü, İran’ın müttefiklerine karşı ise zayıf bir Bağdat Tahran’ın işine geliyor. Tek ordusu, tek bütçesi ve savaş ile barış konusunda tek karar mercii bulunan bir Bağdat ise gelmiyor. İran’a yakın çevrelerin silah tekelini tartışan gündemi sürekli başka silahlı yapılara yönlendirmeye çalışmasını da aynı mantık açıklıyor. Ancak belirli bir topluluğa karşı seçici biçimde uygulanan merkezîleşme, yeni bir bölünme kaynağına dönüşüyor ve İran’ın nüfuzunu besleyen koşulları yeniden üretiyor. Irak’ta kalıcı istikrar, ancak silah tekelini elinde tutan ve bütün toplulukları kucaklayan merkezî bir devletle mümkün.

İran’ın Irak’taki konumu, Bağdat’ın bütünleşme sürecini ne kadar ileri götürmeye istekli olduğuna bağlı olacak. İlk sınav, 90 günlük saldırısızlık süresinin dolacağı ve silah tesliminin başlamasının beklendiği aralık ayının sonunda gelecek. Haşdi Şabi yasasının son biçimi, Haşdi Şabi’nin mi devlete, yoksa devletin mi Haşdi Şabi’ye benzeyeceğini gösterecek. Tahran çekilmeyi bir zafer olarak kutlayabilir; ancak İran’ın Irak’taki gücü her zaman ülkenin parçalanmışlığına dayandı. Bağdat güç birliğini sağladıkça bu çekilme, Tahran’ın Irak’taki en önemli varlığını kaybetmesinin başlangıcı olabilir.

Bu yazı ilk olarak 9 Ekim 2026 tarihinde Daily Sabah’ta yayımlanmıştır.