top of page

ABD/İsrail-İran Savaşı Nasıl ABD-İran Savaşına Dönüştü?

Yazarın fotoğrafı: Oral Toğa
Oral Toğa
3 gün önce
4 dakikada okunur

ABD ile İsrail, Ocak 2020’de Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden Şubat 2026’da başlayan savaşa kadar geçen süreçte İran’a ilişkin hemen her konuda koordineli hareket etmiştir. Nitekim mevcut İran savaşının ABD çıkarlarından ziyade İsrail’in tehdit algılarıyla ilişkili olduğu ve Tel Aviv’in güvenliği için gerçekleştirildiği görülmektedir. Savaşın başlamasından bu yana geçen altı ayın sonunda ise çatışma giderek “ABD-İran savaşı” olarak tanımlanmaya başlamış ve İsrail geri planda kalmıştır. Bu noktada kritik soru, İsrail’in süreç dışında kalmasının stratejik bir tercih mi, yoksa ABD tarafından İsrail’e dayatılan bir durum mu olduğudur. Ancak cevap bu iki şıkkın dışında, ABD’nin araç değişiminde yatmaktadır.


İran savaşı, başlangıcından itibaren İran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve vekil ağını hedef alarak İsrail’in temel güvenlik kaygıları merkezinde yürütülmüştür. İslam Cumhuriyeti rejiminin yıkılması ise temel stratejik hedef olarak belirlenmiş ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, saldırıları İsrail’in daha önceki birçok saldırısında kullandığı meşruiyet zeminine paralel olarak bu üç başlığın birlikte oluşturduğu tehdide karşı önleyici bir harekât olarak sunmuştur.


Washington ise savaşı başlatma gerekçesi olarak başından itibaren karmaşık mesajlar vererek kimi zaman rejim değişikliğini kimi zaman da İran’ın nükleer faaliyetlerini öne çıkarmıştır. Savaş uzayıp başta beyan edilen hedeflere ulaşılamadığında ise İran’ın savaşın ilk günlerinde kapattığı Hürmüz Boğazı’nı açma hedefi merkeze alınmıştır. Hedef değişikliğinde İran’da rejimin hava saldırılarıyla yıkılmayacağının ve halkın harekete geçmeyeceğinin anlaşılması etkili olmuştur. Buna bağlı olarak halkın iradesini kırmak ve devleti yönetilemez hale getirmek temel stratejik hedefe ulaşmanın yolu olarak benimsenmiştir. İran’ın kurduğu asimetriye karşı başka bir asimetri yaratılarak ülkede gündelik hayatı etkileyecek derecede yaşam koşullarını ağırlaştırma ve süreci zamana yayma yoluna gidilmiştir. Bundan elde edilmek istenen temel sonuç ise İran’ı sürekli istikrarsızlık üreten bir ülkeye dönüştürmektir.


Bu yeni aşamanın araçları İsrail’den ziyade ABD’nin elinde olduğundan sürecin yürütülmesi de doğrudan Washington’a geçmiştir. Seçim atmosferine giren Netanyahu hükümeti ise bu süreçte bir yandan Gazze, Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırganlıklarını artırırken diğer yandan de Suriye’ye yönelmiştir. Netanyahu bu dış politika ve güvenlik konularını iç politika malzemesi haline getirerek seçimi kazanmayı ummaktadır.


ABD cephesinde ise zamanı asimetrik bir araç olarak kullanmaya başlayan Trump yönetimi, inisiyatifi İran’a bırakmayan bir tavır benimsemiş ve İran’ın her hamlesine verdiği karşılığı ölçülü tutmuştur. Trump, savaşın altıncı ayında İran’la görüşmek için acelesi olmadığını ve herhangi bir takvim tutmadığını açıklamıştır. Aynı açıklamada Tahran’ın asker maaşlarını ödeyemediği ve kapasitesinin büyük ölçüde azaldığı iddia edilmiştir. Dolayısıyla 17 Haziran’da imzalanan İslamabad Mutabakatı’na rağmen ABD’nin müzakereye mesafeli durmasının nedeni baskının işe yaradığı düşüncesidir.


ABD Hazine Bakanlığının 24 Ağustos 2026’da “Ekonomik Dışlama Operasyonu” adı altında başlattığı yeni ekonomik baskı kampanyası da aynı mantığın ürünüdür. Washington, bombardımanın kısa vadede İran’ın direncini kırmadığını görünce ekonomik baskıya ve bölgesel çevrelemeye yönelmiş, ateşkes de bir çözümden ziyade taktik bir hamleye dönüşmüştür. Böylece savaş, doğrudan askerî karşılaşmadan çok tarafların dayanma kapasitesinin sınandığı bir zaman yarışına evrilmiştir.


İsrail’in sürecin dışında kalması da bu zaman yarışıyla ilgilidir. Savaşın başından itibaren İran’a karşı hava üstünlüğü kurma, önemli İranlı isimleri suikastlarla hedef alma ve genel anlamda istihbarat sağlama gibi konularda aktif rol oynayan İsrail’in elinde ABD’nin İran’a karşı halihazırda öncelediği ekonomik baskı, deniz ablukası ve yaptırım mekanizmaları gibi araçlar bulunmamaktadır. Bu nedenle Trump yönetimi açısından İsrail yapısal olarak müttefik olma vasfını korurken mevcut konjonktürde savaşın gündelik seyrinde vazgeçilmez bir ortak olma vasfını yitirmiştir.


Trump yönetiminin farklı araçlara yönelmesinin arkasında, savaşın başlangıçtaki hedeflerden uzak kalınması ve ABD’nin Hürmüz’e yoğunlaşması yatmaktadır. Tartışılan konu, Boğaz’daki geçiş kurallarını kimin belirleyeceği, geçişin hangi rotadan yapılacağı ve geçiş ücretinin kime ödeneceğidir. Söz konusu dosya doğrudan ABD’nin deniz gücüyle, sigorta ve navlun piyasalarıyla ve küresel enerji fiyatlarıyla ilgilidir. Ayrıca Boğaz’ın fiilen işletilmesi, konvoy koruması, mayın temizliği ve rota güvencesi gerektirmekte ve bunların hiçbiri hava harekâtıyla sağlanamamaktadır. İsrail’in ise Boğaz’dan geçen ticareti, buradan sağladığı enerjisi veya bölgede konuşlu bir donanması bulunmamaktadır. Dolayısıyla İsrail yalnızca savaşın yürütülmesinde değil savaşın yeni konusunda da taraf olmaktan çıkmıştır.


İsrail ne istiyor?


İsrail, haftalardır İran savaşının ana aktörü olmamaktan rahatsız değildir. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in 21 Temmuz 2026’da bir konferansta yaptığı açıklama bu bakımdan önemlidir. Buna göre çatışmanın sınırlı kaldığı mevcut durum İsrail için en iyisidir ve İsrail sürece dahil olmak istememektedir. Zira bedeli artık doğrudan Washington ödemektedir.


Bu dönüşüm üç ayrı noktada belirgin hale gelmiştir. Birincisi, Washington’ın tutumudur. Mayıs 2026’da ABD’nin İsrail’i müzakerelerden fiilen çıkardığı basına yansımış, Haziran başında Trump’ın talimatıyla İsrail, İran’a yönelik saldırılarını durdurup yalnızca Lübnan cephesindeki hareketliliğini sürdürmüştür. İkincisi, İslamabad Mutabakatı’nın hukuki çerçevesidir. 17 Haziran’da imzalanan metinde İsrail’in imzasına yer verilmemesi, İsrail’i bir taraf olmaktan uzaklaştıran başka bir etkendir. Mutabakatın birinci maddesi bütün cephelerde operasyonların sona ermesini öngörse de hüküm İsrail’i bağlamamaktadır. Nitekim Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben Gvir metnin kendilerini hiçbir biçimde bağlamadığını ilan etmiştir. Üçüncüsü, Tahran’ın hedef seçimidir. Ateşkesin çökmesinden sonra Ürdün, Kuveyt ve Bahreyn vurulurken İsrail hedef alınmamıştır. Böylece İsrail’in dışarıda kalması bir sonuç olmaktan çıkmış, üç tarafın da fiilen tanıdığı bir düzene dönüşmüştür.


Ancak İsrail’in bu düzeni bozup bozamayacağı sorusu halen belirsizdir. İsrail’in askerî kaynakları buna elverişli değildir. Savaşın ilk haftalarında hava savunma stoklarının hızla tükendiği ve Arrow füze stokunun büyük bölümünün ilk ayda harcandığı aktarılmıştır. Bunun yanı sıra Lübnan ve Gazze cephelerinde varlığını koruyan İsrail’in çatışmayı üçüncü bir cepheye taşıması işlevsel değildir. Siyasi takvim de aynı yöne işaret etmektedir. 27 Ekim seçimleri öncesinde kamuoyunun %61’i Netanyahu’nun yeniden aday olmasına karşı çıkmaktadır.


Bütün bunlara rağmen İsrail ile ABD arasındaki ayrışmayı bir kopuş olarak okumamak gerekir. İsrail savaşta aktif olarak rol almasa da ABD ve İsrail arasındaki müttefiklik devam etmektedir. Ancak Washington açısından İran yönetilebilir bir sorun olarak görülürken İsrail, dosyanın nihai biçimde sonuçlanmasını beklemektedir. Kronik istikrarsızlığın sürdüğü, denetim mekanizmalarının kesintiye uğradığı ve füze programının müzakere dışı tutulduğu bir İran, İsrail açısından ortadan kalkmış değil ertelenmiş bir tehdittir. Nitekim Haziran 2025 saldırıları öncesinde yaklaşık 440 kilogram olduğu doğrulanan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti hâlâ bilinmemektedir. Sonuç olarak iki başkentin algıladığı risk düzeyi aynı değildir. Baskı gevşediği anda köşeye sıkışmış bir yönetimin nükleer eşiğe yönelmesi ihtimali, bu farkın en somut karşılığıdır. İsrail Enerji Bakanı Eli Cohen’in ABD ile anlaşma yapılsa dahi İran’ı vuracaklarını açıklaması da bu farkın açık bir ifadesidir.


Başlangıçtaki soruya dönüldüğünde, savaşın ABD-İran savaşına dönüşmesi ne yalnızca bir dayatmanın ne de bilinçli bir tercihin sonucudur. ABD’nin stratejisini askerî araçlardan ekonomik baskıya kaydırmasıyla birlikte İsrail’in savaşın seyri üzerindeki etkisi de azalmıştır. 1991’de savaşın dışında kalmayı tercih eden İsrail, bu tutumunun karşılığını almıştır. Bugün ise yeniden savaşın asli taraflarından biri olmak istese de mevcut koşullar buna imkân vermemektedir. İsrail’in yeniden savaşın asli taraflarından biri hâline gelmesi ancak çatışmanın yeniden kinetik evreye dönmesiyle mümkün olacaktır.


Bu aşamada Tel Aviv açısından temel mesele, İran dosyasının yeniden açılmasından çok Washington’ın bu dosyayı ne zaman kapatmak isteyeceğidir. İslamabad Mutabakatı’nın yerini alacak kalıcı bir anlaşmada İran’ın füze programının yer alıp almaması ise ikincil önemdedir. Çünkü Washington, mevcut belirsizliği kendi lehine kullanabildiği sürece yeni ve kapsamlı bir anlaşmaya ihtiyaç duymamaktadır.

Bu yazı ilk olarak 09.09.2026 tarihinde İRAM’da yayınlanmıştır.

Yorumlar


IMG_3253.JPG

Merhaba!

Eğer yazılarla ilgili bir görüşünüz veya yorumunuz varsa aşağıdaki yorum kutucuğuna yorumunuzu bırakabilir veya iletişim bölümünden benimle temasa geçebilirsiniz.  Son olarak burada yayınlanan yazıların tamamı şahsi görüşlerim olup hiçbir kurumu veya kuruluşu bağlamadığını hatırlatmak isterim.

İyi okumalar dilerim.

bottom of page