Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

Uzlaşmanın bedeli: ABD ve İran’ın sınır ötesinde ve içerideki mücadelesi

Oral Toğa23 Temmuz 20266 dk okuma

Temmuz ortasında ABD, İran topraklarına yönelik saldırılarını yeniden başlattı ve her gece sürdürdü. İran ise Amerikan kuvvetlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerine füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verdi. Hürmüz Boğazı’ndan ticari geçiş fiilen durdu; savaş riski sigorta primleri bir geminin değerinin yüzde 10’una kadar çıktı. Bütün bunlar, 17 Haziran’da İslamabad’da bir mutabakat zaptının imzalanmasından ancak bir ay sonra yaşandı. Ancak gidişatı yalnızca askerî hamleler açıklamıyor. İmzacı başkentlerin hiçbiri metni kendi kamuoyuna karşı savunacak siyasi iradeyi ortaya koyamıyor.

İslamabad Mutabakat Zaptı, savaşı durduran 14 maddelik geçici bir çerçeve. Altmış günlük bir müzakere takvimi, ablukanın kaldırılması, Hürmüz Boğazı’ndan serbest geçiş, büyük bir yeniden inşa fonu ve uranyum stoklarının zenginleştirme oranının düşürülmesini öngörüyor. Ancak tarafların en kritik anlaşmazlıklarını çözmedi. Onları erteledi.

Karşılıklı ihlal suçlamaları daha ilk hafta ortaya çıktı. Haziran sonunda İran füzeleri Kuveyt ve Bahreyn’deki üsleri vurdu. Temmuz başında Körfez’de ticari tankerler hedef alındı ve ABD 80’den fazla hedefe saldırarak karşılık verdi. ABD Başkanı Donald Trump, 7 Temmuz’da İran’la savaşın yeniden başlamak üzere olduğunu ilan etti. Tahran, 13 Temmuz’da yükümlülüklerini askıya aldı. Buna rağmen iki taraf, Katar ve Pakistan’ın arabuluculuğuyla yürüyen teknik temasları bütünüyle kesmiş değil.

Savaş alanındaki stratejiler ve hedefler

Sahadaki hedef seçimi, cezalandırmanın ötesinde sistematik bir amaca işaret ediyor. ABD önce kıyı radarlarını, gemisavar füze ve süratli hücum botu altyapısını imha etti; ardından Bender Abbas’ı iç bölgelere bağlayan köprü ve demir yolu hatlarına yöneldi. Saldırılara deniz ablukası ve boğazda geçiş ücreti dayatma girişimi eşlik etti. Dolayısıyla asıl mücadele boğazın açık kalıp kalmayacağı değil, geçişin kurallarını kimin belirleyeceği üzerine.

İran’ın yanıtı da benzer bir mantık izliyor. Tahran, bölge genelindeki Amerikan radar ve lojistik altyapısını hedef alarak ev sahibi ülkelere savaşın maliyetini hissettiriyor. Tarafların hiçbiri geri adımı içeride kabul ettiremediği için tırmanma kendi kendini besliyor.

Bir sonraki eşiğe ilişkin işaretler de sahadan okunabiliyor. Trump, enerji altyapısını sona sakladığını ancak eninde sonunda vuracağını söyledi. Washington’da tartışıldığı bildirilen seçenekler arasında boğaz yakınındaki İran adalarının ele geçirilmesi ve Natanz yakınlarındaki yer altı nükleer kompleksinin vurulması da var. Mevcut dalgada nükleer tesislere dokunulmaması, şimdilik faal bir hazırlıktan çok yedekte tutulan bir baskı aracına işaret ediyor. Ancak onlarca ek havada yakıt ikmal uçağının, İsrail dâhil bölgedeki noktalara hareket ettiğine ilişkin haberler, ülkenin derinliklerine uzanacak bir operasyonun altyapısının hazırlandığını düşündürüyor.

Kapasite dengesi de önemli. Savaştan önce binlerle ifade edilen İran balistik füze stokunun ciddi ölçüde azaldığı, fırlatıcılarının ve üretim altyapısının önemli ölçüde tahrip edildiği değerlendiriliyor. Tahran üretimi hızlandırmaya çalışıyor, ancak tüketim ile yerine koyma arasındaki fark açılıyor. İran bu tempoyu süresiz sürdüremez. Aynı zamanda kapalı bir Hürmüz, küresel enerji piyasaları üzerinden herkese maliyet yüklüyor; bu da Washington’ın da sınırsız zamanı olmadığını gösteriyor.

İran’daki çatışan gruplar

Tahran’ı anlamak için savaşa olduğu kadar liderlik geçişine de bakmak gerekiyor. Dini Lider Mücteba Hamaney, babasının ölümünden beri kamuoyu önüne çıkmadı; iradesini yazılı mesajlarla bildiriyor. Mutabakata onay verirken farklı düşündüğünü, ancak izin verdiğini belirtti; bu tutum onu sonucun sorumluluğundan koruyor. Temmuz başında intikamı milletin iradesi olarak tanımladı. Temmuz ortasında ise Trump’ın imzasını değersiz ilan etti. Diplomasiye yetki veren makam o kanalın meşruiyetini aşındırdığında, müzakere heyeti savunmasız kalıyor.

Bu heyet giderek daralan bir alanda hareket ediyor. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, İran’ın yarar sağlamadığı bir metne bağlı kalmanın anlamı olmadığını söyleyerek kapıyı aralık tutarken süreci de savundu. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, cenaze törenlerinde uzlaşmayı kınayan sloganlarla karşılaştı; Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise aynı törenlerde fiziksel saldırıya uğradı. Onları masada tutan şey her şeyden önce ekonomi. Yaptırımlar ve abluka sürerse temel malların kıtlaşacağına ilişkin resmî uyarılar, müzakereyi bir tercihten zorunluluğa dönüştürdü. Nitekim temmuz başında Doha’daki teknik temaslarda ihlalleri ele alacak bir kanal ve dondurulmuş varlıkların kısmen serbest bırakılması görüşüldü.

Karşı kampın merkezinde Paydari Cephesi ve köktenci Said Celili etrafında toplanan kanat bulunuyor. Bu blok, Washington’ın metni hiçbir zaman uygulama niyetinde olmadığını savunarak mutabakatı başından beri teslimiyet olarak niteledi. Milletvekili Mahmud Nebeviyan metni imzalanmadan önce basına sızdırdı, müzakerecileri Dini Lider’in sınırlarını aşmakla suçladı ve açıkça darbe olup olmadığını sordu. Temmuz ortasında Meclis Millî Güvenlik Komisyonundaki koltuğunu kaybetmesi, liderliğin bu kanadı sınırlama kararlılığının işareti olarak okunuyor. Sertlik yanlısı basının müzakerecilere karşı kampanyası, Uzmanlar Meclisi üyelerinin sert açıklamaları ve Hürmüz üzerinde tam egemenlik iddia eden yasa tasarısı aynı kampanyanın araçları. Temmuz başındaki cenazeler de milyonluk kalabalıklardan yükselen intikam sloganlarıyla bu kanadın güç gösterisine dönüştü.

Bu yalnızca savaş ile diplomasi arasında bir tercih değil. Altında, Hamaney sonrası düzende kimin söz sahibi olacağına ilişkin bir mücadele yatıyor. Yeni Dini Lider’e erişimi bulunmayan sertlik yanlısı kanat, karar alma sürecinin Kalibaf, Pezeşkiyan ve Arakçi’den oluşan görünür üçlüde yoğunlaşmasından rahatsız. Muhafazakâr ana akım müzakerecilere yaklaştıkça bu çevrelerde dışlanma korkusu derinleşiyor. Darbe söylemi, bir olgu tespitinden çok bu korkunun ifadesi. Burada bir paradoks da var. Devrim Muhafızları Ordusunun (DMO) deniz unsurlarına yönelik her Amerikan saldırısı sertlik yanlılarının araçlarını zayıflatıyor; ancak aynı saldırılar mutabakata güvenilemeyeceği tezlerini de doğruluyor.

ABD ve İsrail’de iç baskılar

Tırmanmayı besleyen iç siyaset yalnızca Tahran’a özgü değil. Washington’da müzakereleri yürüten yetkililer görüşmelerin devamından yana; güvenlik bürokrasisi ise daha fazla baskı gerektiğini savunuyor. Kongrede savaş yetkileri tartışması sürüyor ve her iki kanat da kuvvetlerin çekilmesini isteyen kararlar aldı. Anketler savaşa desteğin yaklaşık üçte bire gerilediğini gösteriyor; sorgulama yalnızca muhalefetten değil, Trump’ı iktidara taşıyan medya çevrelerinden de geliyor.

Genişleyen bu itiraz, yönetimi sorumluluğu Tahran’a yükleyen bir anlatıya itiyor. Ürdün’deki bir üsse yönelik füze saldırısında iki Amerikan askerinin ölmesi, marttan beri bu türden ilk kayıplar olarak tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. Bu durum hem sert karşılık baskısını hem de savaşın maliyetini sorgulayanların elini güçlendiriyor. Beyaz Saray ise kayıplar karşısında bile müzakere kapısının açık olduğunu vurgulamayı sürdürdü.

İsrail’de belirleyici olan takvim. Parlamentonun feshedilmesiyle ülke ekim sonundaki seçimlere gidiyor; muhalefet ise mutabakatı İran’ın nükleer ve füze kapasitesini kalıcı biçimde sınırlayamayan bir başarısızlık olarak sunuyor. Başbakan Binyamin Netanyahu savaşın bitmediğini söyledi ve yeni bir saldırı dalgasına hazır olunduğu mesajını verdi.

Washington mevcut harekâtı İsrail’i dâhil etmeden yürüttü; ancak şimdi İsrail’e yönelen yakıt ikmal uçakları bu mesafenin sürmeyebileceğine işaret ediyor. Arap başkentlerinin bölgesel gerilimi düşürmesi için Washington’a giderek daha açık baskı yaptığı bildiriliyor. Seçim baskısı altındaki bir hükûmetin sertleşen söylemi, tırmanmanın üçüncü katmanını oluşturuyor.

Mutabakat, temeldeki sorunları çözmedi. Onları dondurdu. Uzlaşmayı cezalandırıp uzlaşmazlığı ödüllendiren iç dengelerle birleşince bu donmuş sorunlar yeniden alevlendi.

Dört gösterge izlenmeli. Birincisi, saldırıların enerji ve nükleer altyapı eşiğini aşıp aşmadığı. İkincisi, kıyı harekâtının bir amfibi operasyona işaret edip etmediği. Bender Abbas çevresindeki koparılan köprüler, kıyı savunmalarının katman katman dağıtılması ve bölgeye sevk edilen çıkarma kuvvetleri, boğazdaki adalara yönelik bir operasyonun gerekleriyle büyük ölçüde örtüşüyor. Bu hazırlığın bir karara dönüşüp dönüşmediği, mayın tarama gemilerinin boğaza yönelmesi gibi son aşama adımlarında görülecek. Üçüncüsü, arabuluculuk kanalının yeniden işler hâle gelip gelmediği. Dördüncüsü, Tahran’ın şimdilik resmî çekilme noktasına varmayan askıya alma kararının kalıcılaşıp kalıcılaşmadığı. Asıl soru mutabakatın kurtarılıp kurtarılamayacağı değil. Savunmanın artık bozmaktan daha maliyetli olduğu bir anlaşmanın üç başkentin herhangi birinde hâlâ ayakta durup duramayacağı.


Bu yazı ilk olarak 23 Temmuz 2026 tarihinde Daily Sabah’ta yayımlanmıştır.