Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

Taktik Zafer Tuzağı: İsrail, ABD'yi İran Karşısındaki Stratejik Başarısızlığına Ortak mı Ediyor?

ABD bu operasyonu kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda mı yürütüyor, yoksa İsrail'in taktik odaklı düşünce biçiminin içine mi çekiliyor?

Oral Toğa17 Mart 20267 dk okuma

İsrail'in kronik sorunu, taktik zafer ile stratejik başarı arasındaki uçurumdur.

Clausewitz, “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır” derken basit ama derin bir ölçüt ortaya koymuştu: Bir ordunun değeri ancak elde ettiği siyasi sonuçlarla ölçülebilir. Bu ölçütü İsrail'in modern askerî tarihine uyguladığımızda 1967'den bugüne tekrarlanan bir örüntü ortaya çıkıyor. İsrail, girdiği neredeyse her çatışmada ezici bir taktik üstünlük sağladı; ancak bunu kalıcı siyasi sonuçlara dönüştürmekte sürekli zorlandı. Altı Gün Savaşı'ndan Lübnan Savaşı'na, Gazze operasyonlarından Haziran 2025'teki 12 Gün Savaşı'na kadar örüntü değişmedi: Askerî başarıları her seferinde stratejik belirsizlik izledi.

ABD ve İsrail'in İran'a ortak saldırısı bu örüntüye yeni bir boyut ekledi. Mesele artık yalnızca İsrail'in taktik başarılarını stratejik zafere dönüştürememesi değil. Asıl sorun, aynı mantığın ABD'yi de çatışmaya çekmesi ve Washington'ın küresel stratejik konumunu aşındırması.

Tarihsel örüntü: Parlak taktikler, muğlak stratejiler

İsrail'in taktik zafer ile stratejik çıkmaz arasında sıkışmasının geçmişi yarım yüzyılı aşıyor. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda Mısır, Ürdün ve Suriye ordularını yenerek Batı Şeria, Gazze, Golan Tepeleri ve Sina'yı ele geçirse de Sina dışında bu toprakların İsrail açısından ne tür bir stratejik hedefe dönüştüğünü söylemek güç. Bu belirsizlik, İsrail'in en temel siyasi sorunu hâline gelen 57 yıllık bir işgalle sonuçlandı.

İsrail 1982'de Lübnan'ı işgal ederek FKÖ'yü Beyrut'tan Tunus'a çıkarmayı başardı. Ancak FKÖ'nün boşalttığı alanı, İran Devrim Muhafızları Ordusu'na mensup 1.500 eğitmenin desteklediği Hizbullah doldurdu. İsrail bir sorunu çözerken çok daha güçlü bir düşman yarattı.

2006'daki Hizbullah savaşında İsrail, ilk 39 dakikada Zelzal füzelerinin büyük bölümünü imha etti ve binlerce Hizbullah mensubunu öldürdü. Buna rağmen Hizbullah 34 gün boyunca İsrail'in kuzeyine yaklaşık 4.000 roket atmayı sürdürdü. Winograd Komisyonu'nun ağır eleştirileri, taktik üstünlüğün stratejik sonuca dönüşmediğini kabul ediyor. Aynı döngü Gazze'de birkaç yılda bir tekrarlandı. Her operasyon Hamas'a ağır kayıplar verdirdi; ancak örgüt her defasında yeniden toparlandı.

Haziran 2025'te İran'la yaşanan 12 günlük savaşta da aynı örüntü tekrarlandı. İsrail, İran'ın nükleer altyapısına ve konvansiyonel kapasitesine ağır darbeler vurdu; ABD de nükleer tesislere saldırarak operasyona katıldı. Her iki ülke, bu askerî başarının rejim karşıtı bir ayaklanmayı tetiklemesini umuyordu; ancak bu beklenti gerçekleşmedi. Taktik zafer çok belirgin olsa da ilan edilen stratejik hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı.

28 Şubat 2026: Örüntünün tekrarı, ölçeğin genişlemesi

Eski ABD Başkanı Donald Trump, saldırı sonrasında Truth Social'da yayımladığı video mesajında operasyonun hedeflerini sıraladı: İran'ın füze ve askerî kapasitesini yok etmek, deniz kuvvetlerini ortadan kaldırmak, nükleer programını sona erdirmek ve rejimi değiştirmek. İran halkına da “Ülkeniz sizin olacak” diye seslendi. Bu hedeflerin her biri kendi içinde değerlendirilmelidir.

Askerî kapasite açısından operasyonun ilk sonuçları yıkıcıydı. Hamaney dâhil yaklaşık 40 üst düzey yetkili öldürüldü, komuta ve kontrol yapısı ağır hasar aldı. Ancak İran, dört saat içinde kapsamlı bir misilleme başlatarak balistik füzeler ve İHA'larla İsrail'i ve altı Körfez ülkesindeki ABD varlıklarını hedef aldı. “Yok edildiği” söylenen bir devletin birkaç saat içinde yedi ülkeye eş zamanlı saldırı düzenleyebilmesi, bu iddianın ne kadar temelsiz olduğunu gösteriyor.

Nükleer kapasite açısından durum çok daha sorunlu. Saldırıdan yalnızca iki gün önce, 26 Şubat'ta Cenevre'deki üçüncü tur dolaylı görüşmelerin ardından Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi “çığır açan” bir ilerleme sağlandığını açıklamıştı. İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stoklamayı durdurmayı ve UAEA denetçilerine tam erişim sağlamayı kabul ettiği bildiriliyor, üç ay içinde kapsamlı bir anlaşmaya varılması bekleniyordu. Diplomatik çözüme bu kadar yaklaşılmışken askerî operasyon başlatılması, nükleer sorunu çözmek yerine İran'ın nükleer silah geliştirme kararlılığını güçlendirmiş olabilir.

Rejim değişikliği hedefine gelince, tarihte yalnızca hava gücüyle bir hükûmetin devrildiği bir örnek bulunmuyor. Hamaney'in ölümünü sokaklarda kutlayan insanların görüntüleri gerçek olsa da İran, 2003 Irak'ı değil. Anayasal yedek mekanizmalar devreye girdi, güvenlik güçleri kutlamalara ateş açarak karşılık verdi ve devlet yapısı çökmedi.

ABD'nin stratejik aşınması

Bu yazının ele aldığı temel mesele, İran'ın yol açtığı hasarın boyutu değil, ABD'nin bu operasyondan nasıl çıkacağı. İsrail'in taktik odaklı mantığı, ABD açısından en az altı alanda stratejik aşınmaya neden oluyor.

Birincisi, diplomatik güvenilirlik meselesi. ABD, Umman üzerinden yürütülen dolaylı müzakereler Busaidi'nin ifadesiyle “anlaşma noktasına” gelmişken askerî harekâta başvurdu. Müzakere masasında somut ilerleme sağlanırken güç kullanılması, gelecekte herhangi bir devletin Washington'a müzakerelerde güvenme isteğini ciddi biçimde zayıflatacaktır.

İkincisi, ittifak yapısının aşınması. Birleşik Krallık'ın tutumu bu dinamiğin çarpıcı bir örneği. Başbakan Starmer, 28 Şubat'ta “Birleşik Krallık'ın bu saldırılarda hiçbir rol oynamadığını” söyledi. Ancak İran füzelerinin Bahreyn'deki İngiliz üssünün birkaç yüz metre yakınına düşmesi ve Kıbrıs'a doğru iki füze ateşlenmesi, 48 saat içinde tutumunu kökten değiştirmesine yol açtı. Starmer, 1 Mart'ta İngiliz üslerinin savunma amaçlarıyla ABD tarafından kullanılmasına izin verdiğini açıklarken İngiliz jetlerinin İran füzelerini önlediğini de duyurdu. “Irak'ta yapılan hataları tekrarlamayacağız” dese de Britanya fiilen çatışmaya çekiliyor. Körfez ülkeleri çok daha kritik bir konumda. Savaşın tarafı olmamalarına rağmen İran'ın hedefi hâline geldiler. Paradoksal biçimde bu durum İran'ı değil, ABD'yi yalnızlaştırabilir; çünkü Körfez başkentlerinde Washington'a güven hızla aşınıyor.

Üçüncüsü, caydırıcılık paradoksu. ABD, 2003'ten bu yana Orta Doğu'da “ilan ettiği hedeflere ulaşamayan güç” imajı biriktirdi. Irak'ta rejimi değiştirmeyi başardıysa da ardından gelen kaos onlarca yıl sürdü. Afganistan'da 20 yılın sonunda ülkeyi Taliban'a teslim ederek çekildi. Şimdi İran'da rejim değişikliği hedefi ilan edildi. Bu hedefe ulaşılamazsa ABD'nin caydırıcılık sermayesi daha da aşınacak. Ulaşılırsa da bu, yalnızca hava gücüyle gerçekleşmiş olacak ki böyle bir şey daha önce hiç yaşanmadı.

Hürmüz Boğazı “fiilen kapalı”

Dördüncüsü, ekonomik maliyet. İran, Hürmüz Boğazı'nın “fiilen kapalı” olduğunu ilan etti. Boğaz bütünüyle kapatılmamış olsa da büyük petrol şirketleri sevkiyatlarını durdurdu ve tankerler rota değiştirdi. Küresel arzın beşte birine karşılık gelen, günde yaklaşık 20 milyon varil ham petrolün geçtiği bu dar boğazdaki aksama piyasalarda sert fiyat artışlarına yol açtı. Trump'ın kendi seçmen tabanının en hassas olduğu mesele hayat pahalılığı ve İran operasyonu doğrudan bu hassasiyeti tetikliyor.

Beşincisi, kapasitenin açığa çıkması. Her büyük ölçekli operasyon, ABD'nin askerî mimarisini, istihbarat yöntemlerini, sinyal istihbaratı kapasitesini ve hedefleme doktrinini görünür kılar. Pekin ve Moskova, 2003 Irak Savaşı'ndan beri her ABD operasyonunu dikkatle inceleyerek kendi savunma planlamalarını buna göre uyarlıyor. Dolayısıyla bu operasyonun Çin'in bölgesel ve küresel askerî planlaması açısından ne kadar önemli bir veri kaynağı olduğu açıktır.

Altıncısı, meşruiyet transferi. ABD ve İsrail, Hamaney'i öldürmenin rejimin sembolik merkezini ortadan kaldıracağına inanıyor olabilir. Ancak Şii siyasi teolojisinin en temel ilkesini gözden kaçırıyorlar. Şii kolektif hafızasının merkezinde Kerbela paradigması yer alır. Bu paradigmada “masum ve mazlum” imam, “zalim” tarafından şehit edilir. Bu anlatı 1.400 yıldır toplumsal hafızayı şekillendiriyor ve on iki imamın on biri “mazlum şehitler” olarak anılıyor.

Hamaney'in bir düşman saldırısında, özellikle de ramazan ayında öldürülmesi, rejimin propaganda aygıtının herhangi bir şey icat etmesine gerek kalmadan bu kadim paradigmaya kusursuz biçimde oturacaktır. Nitekim İran'ın yakın tarihi de bu örüntüyü doğruluyor. Örneğin, 1953'te CIA ve MI6 destekli bir darbeyle devrilen Başbakan Musaddık, Hamaney'le ideolojik yakınlığı bulunmayan laik bir milliyetçiydi. Buna rağmen dış müdahaleyle devrilmesi, onu İran'ın kolektif hafızasında tükenmez bir “mağduriyet sermayesi” kaynağına dönüştürdü. Bu sermaye 26 yıl sonra devreye girerek 1979 Devrimi'ne meşruiyet sağladı. Washington, Hamaney'i ortadan kaldırmanın rejim değişikliğinin yolunu açacağına inanıyor olabilir. Ancak bunun emperyalizme karşı direnişi simgeleyen, şehit edilmiş bir lider yaratması da en az o kadar olasıdır.

Sürüklenme dinamikleri

ABD bu operasyonu kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda mı yürütüyor, yoksa İsrail'in taktik odaklı düşünce biçiminin içine mi çekiliyor? Trump ilk döneminde “başarısız rejim değişikliği politikasını terk etmeliyiz” demişti. Vance de 2023'te Irak Savaşı'nı bir “felaket” olarak nitelendirmişti. Şimdi ise aynı yönetim İran'da hava gücüyle rejim değişikliği peşinde. Haziran 2025'te İsrail “önleyici” bir saldırı başlatmış, ABD de onu takip etmişti. Şubat 2026'da aynı sıralama tekrarlandı.

Bu eğilim ABD'yle sınırlı değil. Birleşik Krallık'ın çatışmaya hızla dâhil olması ve İran'ın tarafsız Körfez ülkelerini ayrım gözetmeden hedef alan misillemeleri, bu dinamiğin NATO müttefiklerine de yayıldığını gösteriyor.

Bedeli kim ödüyor?

İsrail'in kronik sorunu, taktik zafer ile stratejik başarı arasındaki uçurumdur. 28 Şubat operasyonunda yeni olan, bu uçurumun ABD'nin stratejik konumunu, diplomatik güvenilirliğini, ekonomik istikrarını ve ittifak yapısını da aşındırmasıdır.

Clausewitz'e dönersek, siyasi hedef açık değilse askerî zafer stratejik sonuç üretmez. 28 Şubat operasyonunun siyasi hedefi tam olarak nedir? İran'ın askerî kapasitesini azaltmak mı, nükleer programını durdurmak mı, yoksa rejimi değiştirmek mi? Bu üç hedef farklı zaman dilimleri ve araçlar gerektirdiği için hepsinin birden ilan edilmesi kafa karışıklığı yaratıyor. Bu karışıklığın bedelini yalnızca İsrail değil, ABD ve bütün bölge ödüyor.


Bu yazı ilk olarak 17 Mart 2026 tarihinde Politics Today'de yayımlandı.