Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

ABD ve İsrail İran'a neden saldırmak istiyor: Hedeflerine ulaşabilirler mi?

Oral Toğa2 Şubat 20266 dk okuma

28 Aralık 2026'da başlayan protestolar İran tarihindeki yerini aldı. Ancak bu gösteriler ne Mahsa Emini dönemindekiler kadar kitleseldi ne de Yeşil Hareket kadar yaygındı. En dikkat çekici nokta, katılım önceki ayaklanmalara kıyasla daha sınırlı kalırken bu dalganın şiddetin yoğunluğu bakımından en sertlerinden biri olmasıydı. İranlı yetkililer başlangıçta meseleye belli ölçüde anlayışla yaklaştı. Ancak silahlı grupların sahaya sürülmesinin ardından İran yönetimi olayları artık protesto değil, ayaklanma olarak görmeye başladı.

ABD'li ve İsrailli yetkililer ilk gün tepki vermekten kaçınsa da ardından destek açıklamaları peş peşe geldi. İsrail basınındaki haberlere göre Netanyahu hükûmetinin ilk tepkisi sessizlikti. Amaç, protestoların hamisi gibi görünmemek ve böylece sönümlenmelerini önlemekti. Ancak bu sessizlik kısa sürdü. İranlı yetkililerin protestocuları doğrudan yabancı istihbarat unsurları olarak görmesini sağlayarak şiddeti tırmandırmaya dönük bir baskı oluşturulduğu anlaşılıyor. Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran'ın batısında şiddeti artıracak faaliyetlere girişti. Ayrıca Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), güneydoğudaki bazı Beluç örgütleri ve kuzeydoğuda bunlarla bağlantılı gruplar ile DEAŞ-Horasan hücreleri harekete geçirildi.

Protestolar boyunca hemen her yerde yangınlar çıkarıldı, hedef gözeten suikastlar ve güvenlik güçlerine saldırılar düzenlendi, kamu binalarına saldırıldı. Siviller ağır kayıplar verdi. Trajik bir olayda, babasını otomobilde bekleyen üç yaşındaki bir kız çocuğu, göstericilerin aracı ateşe vermesi sonucu yanarak hayatını kaybetti. Bütün bunlar yaşanırken eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo gibi isimlerin “Mossad sizinle” diyen sosyal medya paylaşımları ve Başkan Donald Trump'ın göstericileri destekleyen açıklamaları, İranlı yetkililerin olayları 12 Gün Savaşı'nın devamı olarak yorumlamasına yol açtı.

Olayları “varoluşsal tehdit” olarak değerlendiren İranlı yetkililer, 8 Ocak Perşembe gecesi toplanan kalabalığa suçlu ile masumu ayırmadan sert biçimde müdahale etti. Ortaya binlerce kişinin öldüğü bir tablo çıktı. İnternet kesintilerini aşmak için ülkeye kaçak yollardan sokulan Starlink terminallerinin önce konumları belirlendi, ardından yoğun karıştırma operasyonlarıyla bağlantıları engellendi. Bu durum, Tahran'ın böyle bir senaryoya hazırlıklı olduğunu ve büyük olasılıkla buna karşı koymak için Çin'den destek aldığını düşündürüyor.

ABD'nin İran'a saldırma gerekçeleri

Öncelikle ABD ve İsrail'in, haziran saldırılarında olduğu gibi eşgüdüm içinde hareket ettiği açık bir gerçek. Ancak İsrail bu kez olaylarla bağlantısız görünmek için stratejik bir maskeleme uygulayarak kendisini titizlikle uzak tutmaya çalışıyor. Bu anlaşılabilir bir tutum: İsrail hem İran'ın misillemesini geciktirmek hem de saldırıya uğrarsa saldırgan olarak görünmek yerine bunu dünya kamuoyuna savunma savaşı olarak sunmak istiyor.

ABD tarafı başlangıçta protestolardaki sivil kayıplar nedeniyle saldırı düzenleyeceğini açıkladı. İran'ı vurmak üzere aceleci bir girişimde bulunuldu. Ancak Türkiye'nin diplomatik adımları, bölgesel savaş istemeyen Körfez'in baskısı ve Pentagon'daki güvenlik elitlerinin hazırlıksızlığın maliyetleri ile müttefiklerin karşılaşacağı riskler konusundaki isteksizliği nedeniyle Trump geri adım atmak zorunda kaldı. Yine de açık kaynaklara göre Trump, plan üzerinde hızla çalışılması talimatı verdi.

İran'a saldırı meselesi protestolarla birlikte Trump'ın gündemine girdi. Protestoculara “yardım” gönderdiğini duyurdu. Bugün itibarıyla protestolar sona ermiş durumda. Buna rağmen Trump saldırı niyetini göstermeyi sürdürüyor. Üstelik İran'dan taleplerin yönü değişti; başka bir deyişle asıl beklentiler masaya konuldu. Zira mesele masumların ölümüne karşı ilkeli bir duruşsa şu soru ortaya çıkıyor: Son aylarda Sudan'da masum insanlar diri diri yakılırken ya da Gazze'de 70.000 sivil ölürken neden benzer bir ilkeli duruş gösterilmedi? Keza mesele Amerikan karşıtı bir rejimin varlığıysa dünyadaki tek Amerikan karşıtı rejim İran değil. Öyleyse asıl sorun ne?

Buradaki temel mesele, İsraillilerin 12 günlük çatışmada stratejik hedeflerine ulaşamamış olması. İlan edilen üç stratejik hedefin —balistik füzeler, nükleer program ve vekil ağı— hiçbiri tam olarak gerçekleştirilemedi. İran'ın nükleer programı önemli hasar alsa da programın arkasındaki bilgi birikimi ve irade yerinde duruyor. Benzer biçimde vekil ağının temelini oluşturan ideoloji İran'da hâlâ iktidarda. Son olarak İran, balistik füze kapasitesini büyük ölçüde korumakla kalmadı; hazirandan bu yana kesintisiz üretimle kapasitesini 12 günlük çatışma öncesindeki seviyeye de çıkardı. Netanyahu'nun iki aydır balistik füze meselesini gündeme getirmesinin nedeni bu. Nitekim protestolar henüz barışçılken bile İsrail'de “İran'daki protestolar büyüyecek, rejim zayıflayacak ve bu nedenle rejim çökmemek için İsrail'e balistik füze saldırısı düzenleyecek” propagandası yapılarak ikinci bir saldırı için meşru zemin oluşturulmaya çalışıldı.

İsrail'in zamanla yarışı

İsrail'in 12 günlük çatışmada stratejik hedeflerine ulaşamamasının üç temel nedeni var. Birincisi, Devrim Rehberi Ali Hamaney'e suikast düzenlemek için gereken, operasyona dönüştürülebilir istihbarata sahip değillerdi. İkincisi, balistik füze sayısını ve siloların yerini doğru hesaplayamadılar. Üçüncüsü, sahadaki ideolojik ve etnik silahlı grupları harekete geçiremediler.

Son yedi ayda Beluçistan'da ve Kürt silahlı grupları arasında bazı yeniden yapılanma adımları gözlemlendi. Benzer biçimde protestolarda etkin rol oynayan, görece küçük bir örgüt olan PAK'ın İsrail'le ilişkilerini geliştirdiği görüldü. PAK liderinin bu süreçte İsrailli yetkililerle görüşmek için Tel Aviv'e gittiği de iddialar arasında. Keza kendisiyle yapılan bir röportaj Jerusalem Post'ta yayımlandı.

Ayrıca 12 günlük çatışma İran'a kendi kapasitesini sınama imkânı verdi. İsrail'in hava savunmasını nasıl doyuma ulaştırabileceğini ve hangi imkânlarla İsrail'i vurabileceğini gözlemledi. O tarihten bu yana balistik füze üretimine odaklandı. Diğer yandan istihbarat servislerinin yıllarca özenle yetiştirdiği ağlar ve hücreler bu protestolarda harekete geçirildiği için İran istihbaratına karşı elde tutulan kartlar bir bakıma açılmış oldu. İsrail bu iki nedenle zamanla yarışıyor.

Üstelik stratejik hedeflere ulaşılmadan yürütülen bütün operasyonların başarısız olup boşa gitmesi ihtimali var. Ya yıllarca emek verdikleri grupların İran güvenlik birimlerince imha edilmesini uzaktan izleyecekler ya da ivme tamamen kaybolmadan, hâlâ devam ederken hamle yapacaklar. İran'ın balistik füze kapasitesini her gün artırdığı düşünülürse bugün yaşanacak bir çatışmanın maliyeti yaz aylarındakinden daha düşük olacaktır. Bu nedenle İsrailliler, İran balistik füze kapasitesini ve savunma hazırlıklarını tamamlamadan müdahale etmek istiyor. Ancak bu, Netanyahu'nun 1992'den beri söylediği üzere ABD hava gücü olmadan mümkün değil.

Yazının başında belirtilen akış içinde protestolar şiddetlendi; gerek medya kampanyaları gerekse sahaya sürülen unsurlar sayesinde yönetim ile sokak arasındaki uçurum genişledi. Dünyaya “saldırı meşrudur” mesajını iyice yerleştirmek için çatışma derinleştirildi. USS Abraham Lincoln o günden bu yana İran'a doğru ilerliyor.

Başarı ihtimali

İran'a ikinci bir saldırı dalgası ihtimali tartışılırken böyle bir saldırının amacına ulaşıp ulaşmayacağı ciddi bir soru işareti. Protestoların aniden ortaya çıkması nedeniyle plan çok hızlı hazırlandı. Mayıs-haziran döneminde bölgede ciddi bir askerî yığınak ve en az iki uçak gemisi filosu vardı. Bugün ise aceleyle yalnızca tek bir filo gönderildi. Diğer yandan bu kadar aceleci hamleler, stratejik düzeyde pek çok hesap hatası barındırabilir. Operasyon güvenliğinin temel şartı olan “gizlilik” ortadan kalktığı için operasyona dönüştürülebilir istihbarat bakımından da ciddi zafiyetler oluşabilir. Şu anda bir “aldatma” imkânı yaratmak zor. Askerî hedef, Trump'ın sözleriyle Tahran'ı “çok ağır” vurmak ve böylece etnik ve ideolojik silahlı yapıları, hava desteğiyle şehirleri ele geçirmek üzere harekete geçirmek olacaktır.

Hamaney öldürülmüş, füzeler doğru hesaplanmış ve gruplar o gün harekete geçirilmiş olsaydı bu plan 13 Haziran sabahı sonuç verebilirdi. Ancak bugün gelinen noktada İran riski gördü ve gereken bütün tedbirleri aldı. Ayrıca İran'ın mozaik savunma yapısı, “lider kadrosunu ortadan kaldırma” konseptinin işlemesini engelleyecektir. Lideri ve ekibini öldürmek Libya veya Irak gibi ülkelerde kaos yaratabilir; ancak İran'ın siyasi ve sosyolojik yapısı buna elverişli değil. Bunu İran'ın geçmişteki askerî başarısızlıklarıyla da değerlendirmemek gerekir. Onlar, gücünün çok ötesine uzanan taarruz hamleleriydi. Bugün sunulan senaryo ise İran'ın kendi coğrafyasında vereceği bir savunma savaşı.

Türkiye, Pakistan ve Körfez ülkeleri İran'da istikrarsızlık istemiyor. Bu ülkelerin tamamı ABD'yle ittifak ilişkisi içinde ve iyi ilişkiler sürdürüyor. Dolayısıyla ABD'nin müttefikleri, İsrail'in saldırı isteğine güçlü biçimde karşı çıkıyor. Özellikle Türkiye'nin tarihsel arabuluculuk rolü ve İran'la ilişkileri düşünüldüğünde meselenin diplomatik kanallarla yatıştırılması ihtimal dışı değil. Türkiye'nin hem ABD hem de İran tarafıyla güvene dayanan siyaseti bir çözüme dönüştürülebilir.

Ancak İsrail tarafı, emeklerinin boşa gitmemesi için süreci muhtemelen her yönden sabote etmek isteyecektir. İran'ın olası bir çatışmanın bölgesel savaşa dönüşeceğini açıkça ilan ettiği ama yine de müzakere talep ettiği bir dönemde bütün bölgeyi yalnızca İsrail'in güvenlik kaygıları nedeniyle istikrarsızlığa sürüklemek, ABD ve İsrail'e içeride zarar vermekle kalmaz; ABD'nin bölgedeki müttefikleriyle ilişkilerinde de sorunlara yol açabilir.


Bu yazı ilk olarak 2 Şubat 2026 tarihinde Daily Sabah'ta yayımlandı.