
İran aynı anda iki savaş veriyor; bunlar ayrı çatışmalar değil, aynı çatışmanın iki yüzü. İlki şu anda havada ve ülkenin sanayi merkezlerinde yaşanan askerî savaş. İkincisini de aynı saldırılar şimdiden harekete geçiriyor; ancak bu savaş tümüyle görünür hâle gelecek ve asıl olarak silahlar sustuktan sonra yaşanacak. Bu, yıkımın ardından gelenlerle, geride bıraktığı ekonomik çöküş, toplumsal gerilim ve siyasi hesaplaşmayla verilen savaş. İran ilkini atlatabilir. İkincisi daha uzun ve zorlu olacak; sistemin kaderini belirleyebilecek olan da bu savaş.
Birinci savaş: Kuşatma
İran şu anda bir savunma savaşı yürütüyor. ABD ve İsrail’in açıklamaları ile açık kaynaklara yansıyanlara bakılırsa harekât, ilk günden itibaren rejim değişikliği amacıyla yürütüldü. Anlaşılabildiği kadarıyla temel varsayım, Hamaney dâhil bütün lider kadrosu ortadan kaldırılırsa sistemin kendiliğinden çözüleceğiydi.
Bu, anlık geliştirilmiş bir fikir değildi; izleri mevcut çatışmanın çok öncesine kadar takip edilebilir. Eyal Zamir, İsrail Genelkurmay Başkanı olmadan önce 2022’de Washington Enstitüsü için yazdığı “Countering Iran’s Regional Strategy” başlıklı çalışmasında bu yaklaşımın temel mantığını büyük ölçüde ortaya koymuştu. Burada Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) İran’ın ağırlık merkezi olarak tanımlamış, bu merkez vurulursa rejimin içeriden çözüleceğini savunmuş ve DMO’nun komuta yapısına yönelik hedefli operasyonları da içeren bir tırmanış çağrısında bulunmuştu. Gerek 12 Gün Savaşı sırasında gerekse sonrasında saldırılar, doğrudan DMO’yu hedef alarak, komuta zincirini kopararak ve üst düzey kadrolarını seyrelterek bu şablonu yakından izlemiş görünmektedir.
Ne var ki hesap, temel bir yanılgıya dayanmış görünmektedir. Sorun yalnızca Şii siyasi kültürünün anlaşılmaması değil, İslam Cumhuriyeti’nin bu kültürü rejimin dayanıklılığını sağlayan bir mekanizma olarak nasıl kurumsallaştırdığının anlaşılamamasıydı. Kerbela’nın ve şehadetin sistemi bir arada tutan bağ olarak oynadığı rol hesaba katılmamış görünmektedir. Şii siyasi kültüründe daha güçlü bir hasımla mücadelede ölmek, yenilgi değil meşruiyet kaynağı olarak okunur. İslam Cumhuriyeti de kırk yılı aşkın süredir bu anlam dünyasını kurumlarına, anma törenlerine ve eğitim sistemine işlemiştir.
Kasım Süleymani’nin 2020’de öldürülmesinin ardından yaşanan kitlesel seferberlik bir uyarı niteliğinde olmalıydı. Sahada saldırılar da benzer bir sonuç doğurmuş, hayatını kaybeden komutanları ve hedef alınan liderliği yeni kahramanlara dönüştürmüş görünmektedir. Hamaney etrafında örülen sembolizm ve şehadet anlatısı, çökmesi beklenen sistemin yıkılışını hızlandırmak yerine bizzat o sistemi güçlendirdi.
Dolayısıyla kültürel istihbaratın planlamanın merkezine yerleştirilmemesi, askerî üstünlüğün siyasi sonuca dönüşmemesinin başlıca nedenlerinden biri oldu. Burada uygulanan kavram sistemik felçtir; John Warden ile özdeşleşen klasik doktrinin ötesine geçen ve halkın öfkesini kuvvet çarpanı olarak kullanma girişimi gibi hibrit unsurları da bünyesine katan bir mantıktır. Ancak ABD’nin açıkça tanımlanmış bir stratejik hedef olmaksızın savaşa girmesi tabloyu daha da ağırlaştırdı. Doktrin sahada uygulandı, fakat nihai hedefin tam olarak ne olduğu ya da bombardımanın ardından nasıl bir siyasi düzenleme amaçlandığı hiçbir aşamada netleşmedi.
En basit hâliyle okunduğunda ABD ve İsrail bir kaleyi kuşatmıştır. Kale düşmezse savunan taraf savaşı kazanmış sayılabilir. Hava saldırılarıyla rejim değişikliği sağlanamayacağı anlaşıldığına göre ABD gemilerini bölgeden çektiği anda İran büyük olasılıkla zafer ilan edecektir. Bunun ötesinde İran’ın Hürmüz Boğazı’nın statüsü, dondurulmuş varlıklar ya da yaptırımların hafifletilmesi gibi konularda elde edebileceği en küçük taviz bile kazanım anlamına gelecektir; zira savaştan önce sahip olmadığı bir şeyi elde etmiş olacaktır. Stratejik hedefin rejim değişikliği, sonucun ise müzakere masası olduğu bir denklemde ortaya çıkan şey, taktik zafer tuzağıdır. Savaş alanındaki üstünlük masada stratejik başarıya dönüşmez. Kısacası İran’ın birinci savaşı kazanma ihtimali yüksektir.
İkinci savaş: Enkaz
Asıl zor olan ikinci savaş tam da bu noktada başlıyor ve İran’ın kazanmaya çok daha az hazırlıklı olduğu savaş da bu. Altyapının yıkımını izlemesi beklenen ağır ekonomik ve toplumsal kriz, ciddi bir siyasi kriz ve yeniden sokaklara çıkılması ihtimalini de beraberinde taşıyor. 12 Gün Savaşı’nın yarattığı birlik duygusunun, savaşın faturasının aralık sonundaki protestolara dönüşmesini engelleyemediğini hatırlamak gerekiyor. Bu protestolar, Tahran bazarındaki esnafın riyalin çöküşü üzerine dükkânlarını kapatmasıyla başlamış ve hızla ülke geneline yayılmıştı. Bugünkü yıkımın ölçeği çok daha büyük olduğu için beraberindeki risk de aynı ölçüde büyüyor.
İran liderliği bunun farkında görünmektedir. Başta Hürmüz Boğazı olmak üzere koparabileceği her tavizi ülkeyi yeniden inşa etmek için gereken kaynaklara dönüştürmeye çalışıyor gibidir. Tahran, uğradığı zararın tazmin edilmesini beklediğinin sinyalini şimdiden vermiş ve yeniden inşanın boğazdan geçen trafikten alınacak bir bedelle finanse edilmesi fikrini gündeme getirmiştir. Büyük miktarda kaynağa ihtiyaç duyduğundan Hürmüz’ün kontrolünü kolayca bırakması beklenmez. Ancak para bulunsa bile yaptırımların gölgesinde yıkımı onarmak son derece güç olacaktır. Kritik bileşenler, sanayi girdileri ve yedek parçalar hızla temin edilemez; bunların birçoğu Batılı tedarikçilere erişim olmaksızın hiç temin edilemez.
Açık kaynaklara yansıdığı kadarıyla hasar kapsamlıdır. İran’ın petrokimya tesisleri, demir-çelik fabrikaları, alüminyum üretimi, petrol ve gaz işleme tesisleri, yakıt depoları, hatta demir yolları, köprüleri ve limanları ağır hasar görmüştür. Resmî tahminler savaşın maliyetini yüz milyarlarca dolar olarak hesaplarken İran Merkez Bankası’nın yeniden inşanın on yıldan uzun sürebileceği ve sanayi girdilerindeki kıtlık sürerse enflasyonun mevcut düzeylerin çok üzerine çıkabileceği uyarısında bulunduğu bildirilmektedir. Bu kapasiteyi yeniden oluşturmak ne hızlı ne de ucuz olacaktır.
ABD Başkanı Donald Trump, defalarca ertelediği tehdidini yerine getirip İran’ın elektrik altyapısını da vurursa tablo çok daha ağırlaşacaktır. Sivil yaşamı ayakta tutan santrallerin ve şebekenin hedef alınması, sahada vahim sonuçlar doğuracak ve sivil nüfusun hayatta kalması için vazgeçilmez olan nesnelere saldırıları yasaklayan uluslararası insancıl hukukla da güç bağdaşacaktır.
Pratikteki zinciri takip etmek kolaydır. Hastaneler elektriksiz kalacak, jeneratörlerine yakıt bulamayacaktır. Traktörler için mazot, tarlalar için gübre olmadığından tarımsal üretim kilitlenecektir. Ürünler hasat edilse bile onları taşıyacak kamyonlara yakıt, gidilecek sağlam yol bulunamayacaktır. Ürünler şehirlere ulaşsa bile elektrik yokluğu nedeniyle soğuk zincir kırılacak ve ürünler bozulacaktır. En küçük esnaf bile çalışamayacaktır; elektriksiz bir berber ya da gazı olmayan bir lokanta faaliyet gösteremez. Sorun yalnızca ağır sanayiyi değil, gündelik hayatın bütün halkalarını kuşatacaktır. Belirtmek gerekir ki bütün şebekeyi çökertmek birkaç saldırıyla olacak bir iş değildir. İran’ın elektrik sistemi çok sayıda termik santrale ve binlerce trafo merkezine yayılmıştır; dolayısıyla bütün ülkeyi karanlığa gömmek, tek bir belirleyici darbe yerine yüzlerce sortiden oluşan sürekli bir harekât gerektirecektir.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yakın dönemde esnaf ve tüccarlara yönelik çağrıları bu kaygının bir yansıması olarak okunabilir. 27 Mayıs’ta Tahran Ticaret Odasında yaptığı konuşmada asıl cephenin artık ekonomi olduğunu belirtmiş ve özel sektörden çalışanlarını işten çıkarmamasını istemiştir. Ancak açık kaynaklara yansıyan tablo şimdiden karamsardır. Teknoloji şirketlerinden çelik fabrikalarına kadar pek çok işletmenin çalışanlarını işten çıkardığı, bazı aktarımlara göre ise sanayi sektöründeki milyonlarca çalışanın risk altında olduğu bildirilmektedir.
Üstelik bütün bunlar savaştan önce var olan sorunların üzerine ekleniyor. Geçen kış İran, doğal gaz arzındaki yetersizlikler nedeniyle okullarını kapatmak zorunda kalmıştı. Yaz boyunca kamu kurumları elektrik kısıtlamaları yüzünden tam kapasite çalışamamış, bazı fabrikalar da elektrik yokluğundan üretimi durdurup işçi çıkarmıştı. Savaş bu kronik zayıflığın üzerine geldi ve onu derinleştirdi. İran tedbir almaya çalışsa da manevra alanı her geçen gün daralıyor görünmektedir.
İsrail güvenlik aygıtı da kısa vadede rejim değişikliği olmayacağını kabul ediyor görünmektedir; buna karşın İran’ın karşı karşıya olduğu yapısal güçlükleri bir fırsat penceresi olarak okumaktadır. Bu durum, savaş resmen sona erse bile ülkedeki siyasi dengeyi etkilemeye yönelik suikast ve sabotaj girişimlerinin pekâlâ sürebileceğini düşündürmektedir. Bütün bu nedenlerle İran için asıl sınav kalenin düşmemesiyle değil, kuşatmanın kalkmasından sonra başlayacaktır. İkinci savaş birincisinden daha uzun ve çok daha belirleyici olacaktır.
Bu yazı ilk olarak 3 Haziran 2026 tarihinde Daily Sabah’ta yayımlanmıştır.
