Oral TOĞAKişisel Websitesi
TR

İnsan Ticareti ve İnsan Kaçakçılarının Pervasızlığı Üzerine Bazı Notlar

Oral Toğa14 Temmuz 20215 dk okuma

Bu yazıda, gençlik yıllarımdan beri kimi tesadüfen kimi de bilinçli olarak yaşadığım bazı deneyimleri aktaracağım. Geçmişimi ve çalışmalarımı dikkate alarak, ilgili kişi veya kuruluşları açıkça adlandırmadan insan ticareti konusuna biraz ışık tutmak istiyorum. Birkaç yıl boyunca mülteci kriziyle doğrudan bağlantılı görevlerde çalıştım; özellikle Afganistan ve İran'dan gelen mültecilerle binlerce görüşme yaptım. İran'da bulunduğum dönemde Afgan mültecilerin içinde yaşadığı şartlara da doğrudan tanıklık etme imkânım oldu. Ayrıca mülteci krizinin başlangıcından beri insan ticaretinin en yoğun yaşandığı yerlerden biri olan Çanakkale/Assos'luyum.

Midilli. Bu fotoğrafı yazıyı yazarken çektim.
Midilli. Bu fotoğrafı yazıyı yazarken çektim.

Assos: Avrupa'ya Açılan Kapı

Yıllar önce Assos, halkının çoğunlukla balıkçılık ve zeytincilik yaptığı bir yerdi. Bugünkü mülteci krizinin önemli merkezlerinden Midilli'ye çok yakındır. Çocukluğum burada balıkçı hikâyeleri dinleyerek geçti. Yirmi yıl önce, oğlu sonradan nam salmış bir kaçakçıya dönüşen bir balıkçı, adaya fazla yaklaştığı için Yunan Sahil Güvenliği tarafından gözaltına alınmıştı. Üç gün sonra eve döndü; anlattıklarının çocuk aklımı nasıl büyülediğini hatırlıyorum. 1923 mübadelesinde göç etmiş bir ailenin torunu olarak merakım doğal biçimde Midilli'ye yöneliyordu. Köylüler de benzer hikâyelerden hoşlanır, bunlar sık sık kahvehanelerde şakalaşma konusu olurdu.

Zamanla Assos, elektrik ve su gibi temel hizmetlerin bile olmadığı bir yerden çok rağbet gören bir turizm merkezine dönüştü. Köylüler arazilerini İstanbullu şehirlilere değerinin çok altında sattı. Balıkçılara ait bu arazilerin çoğu, kıyıda tesis kurmak isteyen otelcilerin göz diktiği denize sıfır yerlerdi. Araziler para teklifleriyle ya da gözdağı verilerek satın alındı; bu dönüşümü bizzat izledim. Topraklarını elden çıkaran birçok köylü, süreç içinde zeytinliklerini de kaybetti. Sonunda yaptıkları hatanın büyüklüğünü kavradılar ama artık çok geçti. Bir zamanların toprak sahipleri işsiz kaldı, paralarını çarçur etti ve ardından İstanbulluların eski arazileri üzerine yaptırdığı otellerde ve evlerde hizmetçilik yapmaya başladı. Gençlerin bir kısmı başka şehirlere göç ederken bir kısmı orada yoksulluk içinde kaldı.

Bu olaylara bakınca meselenin sosyolojik bağlamı doğal olarak belirginleşiyor. Mülteci krizi ortaya çıktığında insan kaçakçılığı sınır bölgelerinde yeni bir işe dönüştü; Assos da Avrupa'ya geçiş noktası olarak ayrı bir rol üstlendi. Yerel halk da doğal olarak milyonlarca avroluk kazançlı iş tekliflerini kabul etti. Denizi ve coğrafyayı biliyorlardı; geriye yalnızca kendilerine düşeni yapmak kalıyordu ve yaptılar. Dün işsiz olan gençler bir anda otomobilleri, evleri ve daha fazlası bulunan milyonerlere dönüştü. Bugün birçoğu ülkeden ayrılıp Avrupa'ya yerleşti.

Bu “iş”in biraz daha ayrıntısına girmek istiyorum. Mültecilerden ve yerel halktan edindiğim bilgilere göre kaçakçılar kişi başına 1.500-2.000 avro alıyordu. Ortalama bir zodyak botun 40 kişi taşıyabildiği düşünülürse her geçişte yaklaşık 80-100 bin avro kazanılıyordu. Sahte can yeleği satanlar, araç kiralayanlar ve kaçakçılara gözcülük yapanlar gibi ağdaki diğer kişiler de önemli kazançlar elde ediyordu. İş kısa zamanda bir sektöre dönüştü. Berberler bile mültecilere sahte can yeleği yapıp satıyordu. Çanakkale'deki profesyonel bir fotoğrafçı, yalnızca kaçakçılara gözcülük yapması için kendisine 2.000 dolar teklif edildiğini anlattı. Tek görevi kaçakçıların önünden araçla gitmek ve polis veya jandarma tarafından durdurulursa arkadan gelen kaçakçıları uyarmak için aracını ileri almaktı.

Sonunda kaçakçılar bölgedeki lokantaları ve otelleri kiralamaya başladı. Zodyak botlar bu işletmelerde gizleniyor, buralar operasyonları için elverişli üsler sağlıyordu. Bunlardan biri evimizin arkasındaki oteldi; yukarıdaki fotoğrafı orada çektim. 2015'te biz evde yokken arka bahçemize bir zodyak bot gizlediler. Babam eve uğradığında tesadüfen gördü. Yetkililere bildirdi ama görevli, depolarının zaten benzer botlarla dolup taştığını söyleyerek ilgisiz bir karşılık verdi.

2014-2017 arasında bölge eşi görülmemiş bir insanlık trajedisine tanıklık etti. Çanakkale'de mültecilere yardım eden bir sivil toplum kuruluşunda Farsça tercüman olarak çalışan yakın bir arkadaşım, boğulanların cesetlerini teşhis etmeye çalışan yakınlarına sık sık tercümanlık yapmak zorunda kalıyordu. Bu yürek parçalayıcı işin psikolojik yükünü atlatması yıllar sürdü.
Çanakkale'den bin kilometre uzakta mültecilerle ilgili bir işte çalışmama rağmen bölgenin mülteci kriziyle bağlantısı hiçbir zaman gözümün önünden uzaklaşmadı. Afganistan'dan gelen birçok mültecinin ya Çanakkale'de akrabaları vardı ya da Midilli'ye geçiş için burayı kullanıyorlardı. Bazıları polis tarafından yakalanıyor ve çalıştığım şehre geri gönderiliyordu. İlginç biçimde birçok mülteci kayıtlı olduğu şehrin adını söylemekte zorlanırken Çanakkale adını iyi biliyordu.

“Afgan Marketleri” ve Rolleri

Türkiye bildiğimiz gibi uzun ve dikdörtgen bir ülke. Önceki bölümde batı ucunda yaşananlardan söz ettim; şimdi de doğu yarısına ışık tutmak istiyorum. Afganların çoğu İran'da son derece kötü şartlarda yaşıyor. Çok sayıda çocuk eğitim hakkından mahrum; en istenmeyen işler de her zaman Afganlara veriliyor. Hem İran'daki ağır yaşam koşulları hem de Avrupa'ya ulaşma arzusu, birçok kişiyi Türkiye'ye doğru yasa dışı bir yolculuğa yöneltiyor.

Bu yolculuk genellikle Tahran'ın Azadi Meydanı'ndaki otobüs terminalinde başlıyor. Mülteciler buradan sınır şehirlerine gidiyor; en yaygın varış noktası Maku. Vardıklarında onları sınırın her iki tarafıyla bağlantıları bulunan Kürt kaçakçılar karşılıyor ve Türkiye'ye geçişlerini sağlıyor. Daha sonra D100 karayolunu kullanarak, Ankara'daki güvenlik kontrol noktalarına uğramadan İstanbul'a ilerliyorlar. Bu mültecilerin önemli bir bölümü yolda durdurulup kayıt için Türkiye'nin farklı illerine yönlendiriliyor.

İstanbul'a veya yönlendirildikleri diğer illere gelen mülteciler iş bulup yerleşmeye başlıyor. Zamanla yaşadıkları şehirde diğer Afganların işlettiği bakkalları keşfediyorlar. Halk arasında “Afgan Marketleri” diye bilinen bu işletmelerde, tamamı İran'dan kaçak getirilen sigara ve pirinç gibi gündelik ürünler satılıyor. Ancak bu marketlerin çoğunun asıl işlevi, gelen mültecilerle insan kaçakçılarını buluşturmak. Türkiye'nin hemen her şehrine yayılan bu marketler, Avrupa'ya geçmek isteyen mülteciler için kritik temas noktaları. İran'a para transferi, “nas” adlı bir madde satışı ve sahte seyahat izinleri ile pasaportlar dâhil sahte belge temini gibi hizmetler de sunuyorlar.

“Nas” veya “Nasvar”
“Nas” veya “Nasvar”

Son Gözlemler

“Nas”ı biraz açmak istiyorum. Resmen uyuşturucu olarak sınıflandırılmasa da Afganlar arasında sigaraya alternatif olarak yaygın biçimde tüketiliyor. Ailelerin ağlayan bebekleri sakinleştirmek için kullandığına dair iddialar bile var. Ayrıca göç idarelerinde veya çeşitli yardım kuruluşlarında görevlileri kandırmak için çocuklara verildiği de iddia ediliyor. “Çocuğum hasta, lütfen yardım edin” diyerek —Farsçasıyla “Dokhterem/Pserem mareeze, komakam konid”— hasta görünen bir çocuğu gösterip işlemlerini hızlandırmayı ve insanların duygularına seslenmeyi amaçlıyorlar. Nas kullanılsın ya da kullanılmasın, bu ifade o kadar çok söyleniyor ki sivil toplum kuruluşlarında ve kamu kurumlarında çalışanların kendi aralarındaki bir şakaya dönüşmüş durumda.

1. Kaçakçılar insanlara “Arkadaşlar, ekmek, yani yemek nasıl?” diye soruyor; onlar da “Çok iyi” diye yanıtlıyor. Kaçakçılar yeniden “Bir sorun var mı?” diye sorunca “Yok” cevabını veriyorlar.

2. Bu videoda Türkiye'ye ulaştıkları için ne kadar mutlu olduklarını anlatıyorlar.

3. Bu videoda kaçakçı “Kimin misafirisiniz?” ve “Günde kaç kez yemek yiyorsunuz?” diye soruyor; mülteciler de onun adını söylüyor ve günde üç kez yemek yediklerini belirtiyor.

4. Bunlar da diğer ilan örnekleri.

5. Bunlar ise sahte belge ilanlarının fotoğrafları.

Aslında bu konuda yazacak çok şeyim var. Belki ilerideki yazılarda daha fazlasını yazarım. Yolda ölen, öldürülen veya tecavüze uğrayan insanların ve çocukların hikâyelerine girmek bile istemiyorum. Gerçek oldukça açık: Bu, her aşamasında trajediler bulunan, gözyaşı ve acıyla dolu hikâyeler barındıran çok boyutlu bir sorun.

Yazarın kişisel sitesindeki İngilizce özgün metin · Oral Toğa · 14 Temmuz 2021